Bazen Rubin vazosu, bazen Rubin yüzü veya figür-zemin vazosu olarak da bilinen bir vazo. Danimarkalı psikolog Edgar Rubin tarafından 1915 yılında geliştirilen belirsiz veya iki boyutlu (yani ters) formların bir örneği olarak karşımıza çıkar.
Edgar Rubin‘in vazosunun tasvir edilen versiyonu, birbirine bakan iki kişinin siyah profilleri veya beyaz bir vazo olarak görülebilir, ancak her ikisi birden olamaz.
Rubin‘in Danca dilindeki iki ciltlik kitabında yer verdiği iki durumlu bir figüre bir diğer örnek de Malta haçıdır. (Önceden Amalfi haçı). Merkezi bir tepe noktasında dik açılarla birleşen, iki ucu simetrik olarak dışa doğru bakan dört ” V ” veya 4 ok ucu şeklindeki içbükey dörtgenden oluşan bir haç sembolü.
Rubin‘in araştırmasının bir unsuru, şu temel ilkede özetlenebilir:
“İki alanın ortak bir sınırı olduğunda ve biri şekil, diğeri zemin olarak görüldüğünde, anında algısal deneyim, alanların ortak sınırından ortaya çıkan ve yalnızca bir alanda işleyen veya birinde diğerine göre daha güçlü işleyen bir şekillendirme etkisiyle karakterize edilir”.
Bu algısal deneyim alanın uzmanı değilim ama birçok alana transfer edilebilir. Bugün siyaset gündemimize göz attığımızda aynı olaya veya olguya bakan insanların nasıl birbirinden apayrı yorumlar yapabildiğini ve bu kapsamda gerçekleri farklı algıladıklarına tanık olursunuz.
Algı, psikoloji ve bilişsel bilimlerde duyusal bilginin alınması, yorumlanması, seçilmesi ve düzenlenmesi anlamına gelir. Algı, duyu organlarının fiziksel uyarılmasıyla oluşan sinir sistemindeki sinyallerden oluşur.
Burada duyu organları ile alınan duyusal bilgi bir biçimde insan beyninde o insanın sahip olduğu paradigma (eğitim, kültür, inanç, değerler vb) süzgecinden geçer ve kendine göre (subjektif) gerçeğe dönüşür. O andan itibaren o kişiye aslında gördüğünün/yorumladığının aslında öyle olmadığına inandırma şansınız minimalize olur.
İşte bu temel gerekçelerle (doğru olduğunu söylemiyorum) siyasiler daha kolay yönetebilmek için toplumu kutuplaştırmayı tercih ederler. Kutuplaşmış toplumlarda paradigmalarını değiştirmek veya kurmak zor ötesi bir şeydir.

İnsanın söz, davranış ve niyet bakımından dürüst ve iyilikten yana olması doğruluk kavramıyla ifade edilir. Felsefi bir kavram olarak doğruluk “bir önerme, inanç, düşünce ya da kanaatin bazı ölçütlere göre sahip olduğu doğru olma özelliği” şeklinde tanımlanır.
Evet bu nedenledir ki olup bitenleri aynı yaşta aynı ekonomik koşullar içinde büyümüş iki insanın doğru ve yanlış yorumları farklı olabilir. Siyasetin en çok sevdiği kendilerine göre veya çıkarları doğrultusundaki doğruları topluma empoze etmek onları sürekli gündeme getirerek taraftarlarının paradigmalarını güçlendirmektir.
Tarih boyunca bunun hayata geçirilmesi için büyük dini mekanlar, arenalar vb. yapılar kullanıldı. Ne zamanki medya doğmaya başladı. O bir enstrüman olarak kullanılmaya başladı. Süreçte ona sosyal medya da eklendi. Ve de AI (yapay zeka) her şeyi değiştirdi.
İzlediğiniz video, gördüğünüz görsel veya edindiğiniz bilginin ne oranda doğru veya yalan olduğunu ne oranda gerçek veya gerçek dışı olduğunu anlamak artık çok zorlaştı.
Özellikle ülkemiz gibi sorgulaması çok olmayan rasyonelliği değil de dogmaları ön planda tutan toplumlarda paradigmaları değiştirmek zorlaşır.
Hiçbir bireyin ve toplumun kaderi öyle anlatıldığı gibi değildir. İnancınız var ise Allah diğer canlılardan farklı olarak herkese bir akıl vermiştir. O aklı yaşam boyunca önünüze çıkan yol ayrımlarında rasyonelliği ön planda tutarak yol alırsanız, önünüz açıktır.
O nedenle “Kader, gayreti kıskanır” sözü boşu boşuna söylenmemiştir. Oturduğunuz yerde ve aynı şeyleri yaparak farklı sonuçlar beklenmemesi gerektiğini yıllar önce Einstein söylemişti.
Herkesin yapması gereken öncelikle yapmış olduğu işi liyakat ve etik içinde hayata geçirmesidir. Sahip olduğu evlatlarını rasyonelliği ön planda tutarak iyi yetiştirmeleri önem taşır.

SON SÖZ
“Devlet malı deniz yemeyen keriz” anlayışı bir anlayış değil bir utanmazlıktır. Bakın Hz. Muhammed ne der:
“DEVLET malından bir HIRKA çalan savaşta bile şehit olmaz!
“Benim memurum işini bilir” mantığında olup, rüşveti hak görenlere Bakara Suresi 188’inci ayeti anımsatırım:
“Birbirinizin malını haksız yollarla yemeyin. Başkalarına ait bazı malları, günah olduğunu bile bile haksız yolla yemek için mevki ve makam sahiplerine rüşvet vermeyin.”
Ahmet Ümit,Yırtıcı Kuşlar romanında şöyle diyor:
“liyakat kaybolunca teşkilata sadakat kayboluyor” diye sürdürdüm sözlerimi. “teşkilata sadakat kaybolunca ülkeye sadakat de bitiyor. Olan bu bâki kardeşim. Liyakatin yerini adam kayırmacılık, siyasi ya da şahsi menfaat alınca işler rayından çıkıyor…”
Nisa Suresi 58. Ayet:
“Şüphesiz Allah size emânetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğinizde adâletle hükmetmenizi emrediyor.”
Yol ayırımları önemlidir. Yolunuz seçerken dikkat edin!