İnsanoğlunun egosu o kadar yüksektir ki kendini bırakın dünyanın, evrenin merkezi ve de efendisi zanneder. Halbuki en uzun insan ömrü 13.8 milyar yaşındaki evrende ve 4.5 milyar yıldır dönen dünyada insanoğlunun tarihi birkaç milyon yıl ile sınırlıdır. Özünde bazı şeyler raslantısaldır.
Güneşin çevresinde dönen toz bulutlarının içindeki partiküller birbirine çarpa çarpa milyonlarca yılda bir dünya oluşturur. Bu tamamen erimiş ve güneş çevresinde dönen gezegene 4.5 milyar yıl önce Mars büyüklüğündeki Theia gezegeni çarpar. Bu çarpışmadan dünyadan ayrılan parçacıklar ayı oluşturur.
Özetle evrenin de kaderini bazı yasalar ve rastlantısallıklar belirler. Evren gibi insanın da kaderinde bazı karşılaşmaların ve bazı yol ayırımlarında verilen kararların önemi büyüktür. Size burada bu öykülerden birini anlatacağım.
Kurtuluş Savaşı ve Lozan sonrası, Lozan’daki bir madde gereği Türkiye ile Yunanistan arasında bir mübadele gerçekleşir. Mübadelede 463 bin 549 mübadilimiz Türkiye’ye gelir ve çeşitli illere yerleştirilir. Bunlardan biri de Selanik’in Drama kazasından göç eden Celaleddin – Havva Yılmaz çiftidir. Celalettin Amca ve ailesi önce Aydın’a gönderilir. Sonra Karacabey’in Kirmikir köyüne (Harmanlı) gelirler. Celaleddin-Havva Yılmaz çiftinin yedi çocuğundan ilki olarak Karacabey’in Kirmikir köyünde 6 Eylül 1929’da dünyaya gelir. Sadık Yılmaz adını alır.
SÜTAŞ’A UZANAN YOLCULUK
Celaleddin Yılmaz, yerleştikten iki sene sonra köy ihtiyar heyetine girer, sonra muhtar seçilir ve 17 yıl muhtarlık yapar. Çevrede saygınlığı olan iyi bir idareci olarak tanınır. Çiftçilikle beraber hayvancılıkla da uğraşır. Hayvancılık işi ve muhtarlığı dolayısıyla o günlerde Bursa’da büyük bir mandıra sahibiyle dostluğu ve iş ilişkisi vardır. Hem onların bölgedeki işlerine yardım eder, hem de köydeki mandırasına süt verir.
Bu kişi 1958’de Bursa’dan Celalettin Amca’ya telefon ederek, kendi adına Karacabey Harası’nın süt ihalesine girmesini ister. O gün Celalettin Amca geçici teminat olan 25 bin lirayı yatırır. İhale günü, oğlu Sadık ile birlikte haraya giderler ve uzun çekişmeli bir pazarlık sonunda ihaleyi alırlar. Ertesi gün saat 11:00 sularında Celalettin Amca yazıhanede çalışırken bir telefon gelir. Telefonda çok sinirlenir ve konuştukça öfkesi daha da artarken konuşmasını ‘Ben Kirmikirli Celaleddin’im arkadaş. Sözümden dönmem’ diyerek telefonu sertçe kapar. Onun ihaleye girmesini isteyen dostu sütü almaktan vazgeçmiş ve teminatı yakmaya karar verir. Ödediği teminatı da ona göndereceğini söyler. Ancak, başkasının adına bile olsa, verdiği sözden dönmeyi Celalettin Amca kendine yediremez. Bu durumu, Karacabey Harası’nın yöneticilerine, Karacabeylilere, eşine, dostuna izah edemeyeceğini düşünür ve sonucu her ne olursa olsun, ihalenin gereğini yapmaya karar verir.
SADIK YILMAZ ANLATIYOR
Kalan öyküyü 2002 yılında Celalettin Yılmaz’ın oğlu Sadık Yılmaz, Yılmaz Akkılıç’ın yaptığı söyleşisinde şöyle anlatır:
“İhale koşullarına göre, her gün dört ton sütü bir yıl boyunca almak zorundaydık ama bu sütü almak için ne para vardı ne kap ne kacak ne usta vardı ne de çırak. Ancak yolu yok, Kirmikirli Celaleddin, ertesi sabahtan itibaren haradan dört ton sütü alacaktı. Babamın mandıra işlerine biraz aşinalığı vardı. Bir arkadaşının kapalı olan mandırasını açtırdık, ustaları çağırdık. O yıllarda peynirler koyun sütünden yapılıyordu, bütün damaklar o tada alışmıştı. ‘Peki elimizdeki dört ton inek sütünden ne yaparız?’ diye düşünmeye başladık ve sonunda kaşar peyniri üretmeye karar verdik.
İsmimiz ‘Yılmaz Kaşarları’ydı; amblemimiz ise YK olmuştu. Verilen bir sözün tutulması adına başlayan bu faaliyet, bu yolculuk daha sonra süreklilik kazanarak ailenin ana işlerinden biri haline geldi.”
Daha sonra Sadık Yılmaz, 1968 yılında, bugün Sütaş Karacabey Tesislerinin olduğu yeri alıp bir mandıra kurar. O güne kadar 10-12 kilogramlık büyük tekerler halinde üretilen kaşar peynirini, aynı formda küçük kiloluk teker taze kaşar olarak piyasaya sunmaya başlar. Bu yenilik başarılı olur ve SY markası bilinen tercih edilen bir marka haline gelir. Sadık Yılmaz, 70’li yılların başında yurtdışına yaptığı ilk seyahatten sonra, gördüklerinden etkilenir, heyecanlanır ve tutkuyla yeniliklerin peşine düşer. Babasından devralıp sürdürdüğü mandıracılık işini de “Sütten Aşlar” üretme vizyonuyla bir sanayi kuruluşuna, bir anonim şirkete dönüştürmeye karar verir. O dönemde Türkiye’de anonim şirket kurma çabaları yaygındır. Sadık Yılmaz o sıralarda Karacabey Ticaret Borsası’nın yönetimindedir. O vesileyle tanıştığı borsa komiseri Metin Bey, bir anonim şirket kurmak için onu cesaretlendirir. Bu hevesle şirketi kurar. Adını da SÜTAŞ koyar. Hedefi sütçü olmak, en iyisi olmaktır.
O yıllarda heyecan yüksek, mali imkânlar sınırlı, sanayi ve teknoloji konusunda ise tecrübe yok denecek kadar azdır. Ancak her şeye rağmen mevcut kaşar peyniri mandırasının yanına, büyük heyecanla, özenle ve zamanın Atatürk Orman Çiftliği süt fabrikası yöneticilerinin tecrübesiyle 25 ton/gün kapasiteli bir fabrika tasarlar.
Mimarisi süt güğümü şeklinde olan bir fabrika binası yapılır, yeni makinalar gelir, 1975 yılına gelindiğinde banttan çıkan ilk süt şişesiyle SÜTAŞ AŞ faaliyete başlar. Böylece Yılmaz Ailesi’nin hayvancılıkla başlayan, mandıracılık ve ticaretle devam eden iş hayatı sanayiciliğe doğru evrilir.
(Sadık Yılmaz, 1952’de Hadiye Yılmaz ile evlenir. Bu evlilikten dört çocukları olur. Muharrem Yılmaz, Mürvet Tezel, Celile Bilbay ve Serpil Veral. Sadık Yılmaz, 1973’te eşini kaybeder. İki yıl sonra Şaziye Yılmaz ile evlenir.)
Sütaş’ın küçük 1300 metrekare kapalı alana sahip ilk fabrikası faaliyete geçtiğinde günde beş ton süt işler. Yani bugün yollarda gördüğünüz süt tankerlerinin aşağı yukarı dörtte bir hacmi kadar, bir tankerin dörtte biri kadar. İşletmede 19 kişi çalışır, dağıtım için de üç kamyonları vardır.
SÜTAŞ’TA ÜÇÜNCÜ KUŞAK DEVREDE
Ne var ki Türkiye’nin ekonomik ortamı, yeni kurulan bir işin gelişimi için pek uygun değildir. İşler iyi gitmez ve Sadık Yılmaz yalnız kalır. Birlikte çalışabilmek umuduyla üniversite tahsiline Bursa’da devam etmesi için ısrar ettiği oğlu Muharrem Yılmaz da bir yandan tahsilini sürdürür, diğer yandan da fırsat buldukça işlere yardım etmeye çalışır.
Sadık Yılmaz işi ticaretten gelen alışkanlıkları ve tecrübeleriyle yönlendirmeye çalışırken oğlu da yeni bir dağıtım sistemi kurmanın peşindedir. Biri ticari tecrübesi, cesareti ile işi düze çıkarmaya çalışmakta, diğeri ise kah bilinçli, kah el yordamıyla modern işletmeciliğin gereklerini yerine getirmeye ve kurumsal bir yapının ilk temellerini oluşturmaya çalışmaktadır.
Aralarında dönem dönem nesil farkından kaynaklanan görüş ayrılıkları yaşansa da üçüncü neslin ilk temsilcisi olarak Muharrem Yılmaz, çok tecrübeli bir ustanın elinde mesleği öğrenir ve çok sever.
Sadık Yılmaz, başarısını her zaman çalışanları ile paylaşır. Zamanla süt sektörünün duayenlerinden biri haline gelir. Milli ve manevi değerlerine bağlıdır, eğitime her zaman önem verir. Memleketine, Karacabey Ticaret Lisesi’ni, Karacabey Meslek Yüksekokulu öğrenci yurdunu, doğduğu Harmanlı Köyü’ne anne ve babasının adına yaptırdığı camiyi kazandırır. 22 Nisan 2005’de hayata veda eden Sadık Yılmaz, en büyük eseri SÜTAŞ’tan gözyaşlarıyla uğurlanarak Hamitler Kabristanı’ndaki ebedi istirahatgahına defnedilir.
Muharrem Yılmaz, babası Sadık Yılmaz’ın vefatından sonra 1989’dan beri sürdürdüğü genel müdürlük görevinin yanı sıra 2005’te yönetim kurulu başkanlığı görevini de üstlenir. Yıllar içerisinde SÜTAŞ büyümeye devam eder, Türkiye’nin ilk 50 sanayi kuruluşu arasına girer, tarıma dayalı sanayinin önemli örneklerinden birini oluşturur ve Türkiye’nin lider süt ürünleri markası haline gelir.
BUGÜNÜN SÜT SEKTÖRÜ LİDERİ SÜTAŞ
SÜTAŞ, sütçülüğe odaklanıp, bu alanda uzmanlaşıp büyürken “Çiftlikten Sofralara” iş modelini geliştirir. Ürünlerinin doğallığının ve kalitesinin güvencesi olan bu modelin gereği olarak SÜTAŞ, üretim tesislerinin yanı sıra; eğitim merkezleri, uygulama çiftlikleri, damızlık yetiştirme çiftlikleri, yem fabrikaları, geri kazanım ve enerji tesislerinden oluşan bütünleşik bir yapı ile faaliyet gösterir. Yatırımlarına bu iş modeli doğrultusunda devam ederek her beş yılda bir Türkiye’ye yeni bir entegre tesis kazandırır. 30. yılında Karacabey Tesisleri’nin entegrasyonu tamamlanır.
35. yılında Aksaray Entegre Tesisleri, 40. yılında Tire Entegre tesisleri devreye girer. 45. yılında ise Doğu-Güneydoğu Sütçülük Projesi kapsamında Bingöl Entegre Tesislerini devreye sokar.
Pandemi dönemiyle süreç biraz zaman alsa da tesislerin 2021’de devreye girmesi beklenir. Yurt içi yatırımlarının yanı sıra Sütaş 2013 yılında Makedonya Üsküp tesisleri ile yurtdışı yatırımlarına başlar. Üsküp tesisleri SÜTAŞ’ın Balkanlardaki ve Avrupa ülkelerindeki tüketicilerine erişmesinde bir köprü niteliği görür. Böylece kökeni Balkanlar’dan gelen aile, bu kez markasıyla, ürünleriyle Balkanlara ulaşır. SÜTAŞ ayran Üsküp’teki fabrikada üretilip, Makedonya, Arnavutluk ve Kosova’ya ulaşmakta Avrupa’da yaygınlaşmaktadır. 2024’te de Pakistan süt ürünleri tesisleri devreye alınarak MilkFields markası ile piyasaya sürdü. Ayrıca Çin, Mısır, Avrupa Ülkeleri, Azerbaycan, ABD, Japonya, BAE, Libya, Irak, Kuveyt’in de bulunduğu 47 ülkeye ihracat gerçekleştiriyor.
Bugün SÜTAŞ, 7 bin 800 kişiye istihdam ve 27 bin üretici aileye düzenli gelir sağlıyor. 182 bin satış noktasına ulaşıyor. Türkiye’nin dört bir yanında yer alan tesisleri ile, ürünlerini 8 saat içinde ülkemizin her yerinde tüketicilere ulaştırıyor. Türkiye’de her 10 hanenin sekizinde bir Sütaş ürünü bulunuyor.
Özünde değerlendirildiğinde SÜTAŞ İş modeli; yarattığı sosyo ekonomik etkiler, toplumun tüm kesimlerini kapsayıcı özelliği ve sonuçları ile Sütaş yatırımlarını birer “Bölgesel Kalkınma Modeli” niteliğine taşıyor.
SÜTAŞ 50 YAŞINDA
SÜTAŞ bu yıl 50. Yaşını kutluyor. Markanın 50 yıllık yolculuğunu anlatan Sütaş Yönetim Kurulu Başkanı Muharrem Yılmaz, şunları söyledi:
“Sütaş, ailemizin geçmişinden gelen mandıracılık işini bir anonim şirketine dönüştürmek isteyen Babam Sadık Yılmaz tarafından 1975’te Bursa Karacabey’de küçük bir fabrika olarak kuruldu. O yıllarda heyecan yüksek, imkânlar sınırlı, sanayi ve teknoloji konusunda ise tecrübe yok denecek kadar azdı. Tüm bu koşullara rağmen mimarisi “süt güğümü” şeklinde olan bir fabrika binası yapıldı, yeni makinalar geldi. Aynı yıl banttan çıkan ilk şişe sütle Sütaş faaliyete geçti. Kurulduğumuz günden itibaren sütün ve süt ürünlerinin üretimini ve tüketimini artırarak insanların sağlığına, yaşam kalitesine ve mutluluğuna katkıda bulunmak, bu topraklarda binlerce yıllık geçmişi olan süt ürünleri tüketim kültürünü yaygınlaştırmak için çalıştık. Sütçülüğün en güvenilen kurumu, en sevilen markası ve “Türkiye’nin Sütçüsü” olmaya gayret ettik. Sütün iyiliğini ve bereketini yaymayı kendimize misyon edindik. Kuşaklar boyu biriktirilen bilgi ve tecrübe, bize odaklanmanın çok önemli olduğunu söylüyordu. Ottan süte, sütten sofraya, tüm zincir; etkin ve birbirini destekleyecek şekilde yönetilmeliydi. Ürünlerimizin doğallığını, kalitesini, besin değerini güvence altına alan ve izlenebilirliğini sağlayan “Çiftlikten Sofralara” iş modelimiz böyle oluştu, gelişti, olgunlaştı. Bugün iş modelimiz sadece tüketicilerimizin gıda güvenilirliği beklentilerini en iyi şekilde karşılamakla kalmıyor. Kullandığımız doğal kaynakları geri dönüştürmeyi esas alarak, çevresel, sosyal ve ekonomik boyutlarıyla özgün ve örnek bir sürdürülebilirlik modeli oluşturuyor. 2024 yılında üretim tesislerimizin elektrik ihtiyacının yüzde 92’sini ineklerimizin gübreleri ve organik atıklarından ürettiğimiz yenilenebilir enerji ile karşıladık. 2025’te bu oranı yüzde 100’e çıkarmayı hedefliyoruz”
Buraya bir dip not şu anda SÜTAŞ’ta dördüncü kuşak bireyleri yönetimin içinde görev almaya başladı.
TÜRKİYE ALANINDAKİ İK AR GE’Sİ SÜTAŞ
SÜTAŞ sektöründeki ilk Ar Ge’yi de yıllar önce kurar. Ar-Ge ve teknolojiye yatırım yaparak sadece yeni ürünler değil, üretim teknolojileri de geliştirdiklerini ve Ar-Ge ve teknoloji yatırımlarına önem verdiklerini belirten Yılmaz şöyle devam ediyor: “Bize özgü teknolojiler ve Ar-Ge çalışmalarımız ile Anadolu’nun sütçülük birikimini, uluslararası seviyedeki uzmanlığımızla buluşturuyoruz. Tesislerimizi kendimiz projelendiriyor, kullandığımız yazılım, makine ve ekipmanların birçoğunun ülkemizde tasarlanıp üretilmesine öncülük ediyoruz.”
“SÜTTEN KAZANDIĞIMIZI SÜTÇÜLÜĞE YATIRMAYA DEVAM EDECEĞİZ”
2025 yılının Sütaş için önemini vurgulayan Muharrem Yılmaz sözlerine şöyle devam etti:
“Kuruluşumuzun 50. yılının daha büyük hedeflere yönelmek için önemli bir kilometre taşı olduğunu düşünüyorum. Sektörümüzün en yüksek teknoloji seviyesine ulaşan fabrikalarımızın ardından çiftliklerimizi dijital teknolojileri de entegre ederek uluslararası ölçekte en yüksek standartlara ulaştırdık. Önümüzdeki dönem için önceliğimiz ülkemizde damızlık süt sığırı ihtiyacını karşılamak üzere hayvancılık yatırımlarımızı büyütmek ve bunun için gerekli Ar-Ge faaliyetlerine hız vermek olacak. Diğer yandan yem bitkileri üretimimizi organik ve organomineral gübrelerimizle destekleyerek oluşturduğumuz sürdürülebilir ve onarıcı tarım uygulamalarının ülke genelinde yaygınlaşmasına öncülük edeceğiz.
50 yıldır sadece sütçülüğe odaklandık, sütçülükten kazandığımızı yine sütçülüğe yatırıyoruz. Son beş yılda gerçekleştirdiğimiz 340 milyon dolar yatırıma ek olarak 2025 yılı için de 70 milyon dolar yatırım öngörüyoruz.
50 yıldır olduğu gibi, bundan sonra da süt değer zincirine yatırım yapmaya; Sütün iyiliğini ve bereketini yaymak için tutkuyla çalışmaya; Doğal lezzetlerimizi ‘Çiftlikten Sofralara’, Sütaşkımızı da ‘Çiftlikten Kalplere’ ulaştırmaya; Tüketicilerimizin sağlık ve mutluluğuna, ülkemizin kalkınma ve refahına katkıda bulunmaya devam edeceğiz.”
SON SÖZ
SÜTAŞ uzun yıllardır Sürdürülebilirlik Projeleri ile de çok üst noktaya geldi. SÜTAŞ bu konuyu üst düzeyde yönetiyor. Sütaş Grubu’nun Sürdürülebilirlik Komitesi Başkanlığını, SÜTAŞ Yönetim Kuurlu Üyesi Duygu Yılmaz yürütüyor.
SÜTAŞ’ın Sürdürülebilirlik Projeleri üst başlığı altında Yenilenebilir Enerji Kaynakları’nı kullanarak (Güneş Enerjisi ve BiyoEnerji/İnek dışkılarından sağlanan) tüm enerji gereksinimlerinin yüzde 100’ünü kendi kaynakların sağlama; Aynı zamanda atık noktasında Recyle ile Geri Dönüşümü sağlama; Karbon Ayak İzi’ni sıfırlama gibi çeşitli başlıklar bulunuyor.
Tüm fabrikalarında bu modeli hayata geçiren SÜTAŞ özelinde sektöründe ülkemize ve dünyaya bir model oluşturuyor.
Bunun dışında SÜTAŞ İş modeli ile de fabrikalarını kurduğu bölgelerde yarattığı sosyo ekonomik etkiler, toplumun tüm kesimlerini kapsayıcı özelliği ve sonuçları ile birer “Bölgesel Kalkınma Modeli” niteliğine taşıyor.
Evet, SÜTAŞ Bursa özelinde doğup, ulusal ve uluslararası platforma çıkmış, içinde yabancı sermaye olmayan günümüzde herkesin dilindeki deyimiyle Yerli ve Milli bir markamızdır.
(Burada Yerli kavramının, bu ülkede sahibi kim olursa olsun üretilen her şeyin Yerli üretim olduğunu anımsatarak; Milli kavramının da o markanın geleceği ile ilgili verilecek tüm haklarına sahip ve tüm kararlarda söz sahibi olma anlamına geldiğini yazıyorum.)
Bu arada SÜTAŞ’ın 50. Yaşını kutluyorum. SÜTAŞ Ailesi’ne Yönetim Kurulu Başkanları Muharrem Yılmaz özelinde başarılar diliyorum. İyi ki varsınız!
*SÜTAŞ’ın bu öyküsü insanların sözünün ve sözünde durmanın ne oranda önemli ve değerli olduğunun bir somut örneğidir. Celalaettin Amca ve Sadık Amca ışıklarda uyu!


