1997 yılında iş insanı Ayla Erdim tarafından kurulan Yaşam Boyu Paylaşım Derneği‘nin kadınlarımıza ve genç kadınlarımıza armağanı olan “Yüz Akımız Yüz Kadın” projesinin ikinci ayağı Bursa‘da gerçekleşiyor.
Projenin ilk adımı Nisan 2024 yılında gerçekleştirildi. Yurdumuzun tüm bölgelerinden, her sektörden yüzlerce başarılı kadının çalışmaları incelendi, kategorize edildi ve zorlu süreç sonunda seçici kurul tarafından ilk yüz kadınımız seçilerek ‘Yüz Akımız Yüz Kadın’ kitabında ilham veren başarı öyküleri yayınlandı. Ve 12 Nisan 2024 tarihinde yoğun katılım ile Portax – İstanbul‘da lansmanı yapıldı.
Bu hedefle Bursa ilinde yapılan araştırma ve çalışmalar neticesinde, Yaşam Boyu Paylaşım Derneği‘nin oluşturduğu Seçici Kurul, çalışmalarından dolayı “Yüz akımız Yüz kadın” belirledi.
Belirlenen bu isimlere gönderilen yazılarla bu projede yer alma konusunda olumlu dönüş sağlayanlardan; A4 boyutu 2 sayfada özgeçmişlerini anlatacakları yazıları birinci ağızdan kaleme almaları istendi. Bursa Yüz Akımız Yüz Kadın Projesi’nin Bursa Koordinatörlüklerini Neş’e Yıldırım ve Nuran Şanlı yaptı.
Yeşil Bursa’mızın Yüz Akı Yüz Kadın‘ının, benzersiz başarı ve yaşam öyküleri gün yüzüne çıkıyor. Bursa’nın Yüz Akı Yüz Kadını kitabı, tüm sosyal projelerde liderlik yapan, her daim duyarlılığı Bursa Kentinde bilinen Neş’e Yıldırım ile birikimi ve organizasyon yeteneği bilinen Nuran Şanlı’nın üstün gayret çaba ve özverili çalışmaları ile kentimize, ülkemize kazandırılmakta.
FEYHA ÇELENK’İN KALEMİNDEN FEYHA ÇELENK
Bu projede yer alan kadınlarımızdan biri de geçtiğimiz günlerde kaybettiğimiz ülkemizin ilk kadın Devlet Tiyatrosu Müdürü olan sanatçı, yönetmen, eğitmen Feyha Çelenk’ti. Bu kitap için Feyha Çelenk’in kendi kaleme aldığı yaşam öyküsünü sizlerle paylaşmak istiyorum. Bakın Feyha Çelenk, Feyha Çelenk’i; “Feyha Çelenk – Perdenin Ardındaki Ömür” başlığıyla kendi kalemiyle nasıl anlatmış:
“Ben, 1945’te İstanbul’da doğdum. İstanbul dediğin, insanın içine aynı anda hem kalabalığı hem yalnızlığı yerleştiren bir şehir. Çocukken bunu adlandıramazdım elbette; ama içimde bir yer, hayata hep “sesler” üzerinden bakıyordu. Bir kapının gıcırtısı, bir sokağın uğultusu, bir cümlenin ritmi… Sanki her şey, bir gün sahnede karşılığını bulacakmış gibi…
Yıllar sonra Ankara’ya okumaya gittiğimde, bu hissin tesadüf olmadığını anladım. Ankara Devlet Konservatuarı Tiyatro Bölümü… Orası bir okuldan çok daha fazlasıydı: sabrın sınandığı, egonun törpülendiği, nefesin disipline edildiği, nice derin dostlukların kurulduğu bir yer. Tiyatro, dışarıdan “ışık” gibi görünür; içeriden baktığında ise çoğu zaman “ter”dir. 1963’te mezun olduğum gün, ben yalnızca bir diploma değil; ömrümün nasıl akacağını da teslim almıştım.
Aynı yıl, tiyatro sanatçısı Âli Cengiz Çelenk ile evlendim. Eş olmak, hayatı paylaşmaktır denir ama iki tiyatro insanı için paylaşmak yalnızca evin anahtarını paylaşmak değildir. Tekrarı bitmeyen provaları, uzun turneleri, gecenin bir vaktinde bir cümleyi yeniden kurma ihtiyacını, bazen bir rolün ağırlığını, bazen de sahne arkasındaki sessiz kırgınlıkları birlikte taşımaktır. Bizim evimizde tiyatro konuşulurdu; ama tiyatro, konuşulmayan zamanlarda daha çok hissedilirdi.
1963’ten 1971’e kadar Ankara Devlet Tiyatrosu’nda görev yaptım. Sahnenin büyüsü kadar, o büyüyü ayakta tutan mekanik düzeni de orada öğrendim. Perde açılmadan önceki telaş, kostümün düğmesi, makyajın son dokunuşu, kulisteki kısa dua gibi susuşlar… Bir oyunda herkesin bir saniyelik gecikmesi, bir sahnenin dengesini bozabilir. İşte ben o yıllarda şunu öğrendim: Sanatta “yaratıcılık” kadar “disiplin” de şarttır. Tiyatro, sahneden seyirciye duygunun taşındığı dakik bir sistemdir. Ve kadın olarak sahnede var olmak, çoğu zaman yalnızca iyi oynamakla bitmez; ciddiye alınmayı da her gün yeniden inşa edersin.
1971-1972 sezonunda eşimin Ahmet Vefik Paşa Devlet Tiyatrosu Müdürlüğü’ne atanmasıyla Bursa’ya geldik. Bursa… İstanbul’un gürültüsünden, Ankara’nın bürokrasisinden sonra insanın içine ağır bir sessizlik veren, ama o sessizliğin içinde derin bir kültür damarının da aktığı şehir. Ahmet Vefik Paşa Devlet Tiyatrosu artık yerleşik düzene geçiyordu. Yerleşik düzen, yalnızca bir bina ve kadro demek değildir; bir şehirle yapılan uzun vadeli bir anlaşmadır. İşte biz de daha üç yaşındaki kızımızla birlikte o anlaşmanın parçası olmayı seçmiştik.
Eşim Âli Cengiz’in Devlet Tiyatroları’nda ilk kez Bursa’da uygulamaya koyduğu “Feraizcizâde Mehmet Şakir Gençlik Tiyatro Kursu”nda kurucu eğitmen olarak görev aldım. Gençlerle çalışmak bana hep umut verici olmuştur. Onlar sadece sahneye gelmez; korkularını, çekingenliklerini, seslerinin titremesini, “ben yapamam”larını da birlikte getirirler. Ben de onlara yalnızca rol vermek değil; omuzlarına dik durmayı, sözü doğru yerden kurmayı, bedenlerinin de bir ifade olduğunu öğretmeye çalıştım. Çünkü tiyatro, sahnede konuşmak değil; hayatla da konuşabilme cesaretidir.
1978 yılında Kayseri’de bir turnedeyken rahatsızlanması sonucunda hiç beklenmedik şekilde eşim Ali Cengiz Çelenk’i kaybettim. Işıldayan sahne tozu, cenazenin hemen ardından görev icabı sahneye çıktığımda omuzlarıma gölgesini vuruyordu sanki… Acılı zamanların ilacını yine sanata tutunarak bulmuştum… Zaman ilerledikçe sahnenin bana verdiği sorumluluk büyüdü. 1987-1994 yılları arasında Devlet Tiyatroları’nın ilk kadın Bölge Müdürü olarak Ahmet Vefik Paşa Devlet Tiyatrosu Müdürlüğü görevini üstlendim; sanatçılığımı da bırakamadım. İki işi aynı anda yürütmek, iki farklı yükü tek yürekte taşımak gibiydi. Bir tarafta sahne disiplinin, öte tarafta kurumun ağırlığı… Ve evet, açık söyleyeyim: Bulunduğu kurumda “İlk kadın” yönetici olmak romantik bir madalya değil; çoğu zaman sessiz bir mücadeledir. Çünkü “ilk” olduğunda, senden önceki ölçüleri değiştirmek zorunda kalırsın. Bazen bir toplantıda sözün kesilir, bazen kararın daha fazla sorgulanır, bazen aynı cümleyi iki kez söylemek zorunda kalırsın ki duyulsun. Ama ben şuna inanırım: Bir kurumda kadın yönetici olmanın en güçlü yanı, duyguyu değil, düzeni güçlendirmesidir. Ben de görev yaptığım yıllarda düzeni güçlendirmeye çalıştım. Sanata yakışan ve ciddiyetle işleyen kültürel bir düzen…
O yıllarda tek kişilik “Sular Aydınlanıyordu” oyununu oynadım. Tek kişilik oyun, insanın kendisiyle karşı karşıya kaldığı yerdir. Sahne kalabalıkken rolün yükü paylaşılır; yalnızken her şeyi tek başına taşırsın. Seyircinin nefesini duyarsın, bir repliğin ucunda boşluğa düşmemek için kendine tutunursun. 1987’de bu oyundaki performansımla “Ulvi Uraz En İyi Kadın Oyuncu” ödülünü aldım. Ancak o ödül, benim için alkıştan ibaret değildi. Bir kadının hem sahnede hem kurumda yürüttüğü ağırlığın “görülmesi” gibiydi. Görülmek önemlidir; çünkü bazen insan en çok görülmediğinde yorulur.
Bursa’nın kültür yaşamı, Devlet Tiyatrosu’nun sınırlarına sığmayacak kadar genişti. 1988’de “Bursa Kültür Sanat ve Turizm Vakfı” kurulduğunda kurucu üyeler arasında yer aldım. Bu, benim için yeni bir sayfanın açılmasıydı: sahnenin dışına taşan, şehrin damarlarına yayılan bir kültür sorumluluğu… 1989’da Bursa’nın ilk özel çocuk korosu olan “Âli Cengiz Çelenk Çocuk Korosu”nu kurdum ve Yönetim Kurulu Fahri Başkanlığı görevini üstlendim. Çocuk sesi, bir şehrin geleceğini yazar. Koro kurmak, yalnızca şarkı söyletmek değildir; birlikte nefes almayı öğretmektir. Korodaki çocukların sesinde, Bursa’nın yarınlarını duymaya başlamıştım.
1990-2001 yılları arasında Bursa Büyükşehir Belediyesi’nde kültür sanat alanında Başkan Danışmanı olarak üç ayrı belediye başkanıyla çalıştım. Bu dönem, bana şunu daha net öğretti: Kültür sanat sadece bir “etkinlik” değildir; bir kentin kimliğidir. Bir şehir ancak hikâyesini anlatabildiği kadar büyür. Bu yüzden Bursa’da birçok kültürel etkinliğin tasarım ve organizasyon süreçlerine öncülük ettim; ama asıl derdim “bir takvim doldurmak” değil, şehrin kültürel hafızasını güçlendirmekti. Çünkü şehirlerin kültürel hazinesinin betonla değil, hafızayla sürdürülebileceğini düşünüyorum.
1995’te uzun bir tadilatın ardından Tayyare Sineması, “Tayyare Kültür Merkezi” adıyla yeniden açıldığında, sanat koordinatörlüğü görevini bana verdiler. O binanın duvarlarında sadece eski filmlerin yankısı değil, bir şehrin kültüre duyduğu ihtiyacın sesi de vardı. Bu binada tohumu atılıp filizlenen ve çiçek açan nice çalışma arkadaşımla birlikte programlar oluşturduk, seyirciyle yeni bir ritim tuttuk. Kültürün, hep kentin gündelik hayatına karıştığı bir buluşma noktası olsun istedim. Böylece aynı yıl, Bursa Büyükşehir Belediyesi Bursa Kültür Sanat ve Turizm Vakfı Tiyatrosu’nu kurdum.
1997’de Bursa Büyükşehir Belediyesi bünyesinde Şehir Tiyatrosu kurulmasına yönelik meclis kararı alınmasına öncülük ettim. Bugün geriye baktığımda, o kararın sadece bir imza olmadığını görüyorum. O karar, bir şehre “sahnede kendi sözünü söyleme” hakkı tanımanın yolunu açmıştı. Bu iki girişim, dokuz sene sonra kurulacak Şehir Tiyatrosu’nun nüvesi olmuştu.
1974’ten beri Bursa Soroptimist Kulübü’nün üyesiyim. Meslek kadınlarının bir araya geldiği her yapı, toplumda görünmez bir dayanıklılık hattı kurar. 1996’da Bursa ve Uludağ Soroptimist kulüplerinin katılımıyla Soroptimist Tiyatro Topluluğu’nun kurulmasına öncülük ettim. Kulüp üyeleriyle sahnelediğimiz oyunlar büyük beğeniyle karşılandı, defalarca seyirciyle buluştu ve satılan biletler ihtiyaç sahiplerine umut oldu. Bu çalışmalar bana şunu tekrar hatırlatmıştı: Tiyatro, profesyonel bir iş olduğu kadar, aynı zamanda toplumsal bir dayanışma biçimidir.
1999’da Bursa Kültür Sanat ve Turizm Vakfı Tiyatrosu’nda oluşturulmasına öncülük ettiğim Ortaoyunu koluyla; unutulmaya yüz tutmuş ortaoyunu geleneğinin Ramazan günlerine özel temsillerle yeniden canlandırılmasına destek oluyordum. Çünkü gelenek, vitrinde durduğunda ölür; ancak yaşatıldığında anlam kazanır ve nesilden nesile aktarılabilir düşüncesindeyim. O temsillerde eski bir sesin, yeni bir şehir ritmiyle yeniden buluştuğunu görüyordum.
2002’de Eskişehir Anadolu Üniversitesi Devlet Konservatuarı’nda öğretim görevlisi olarak eğitmenlik yaptım. Öğrenciler, geleceğin sahnesidir. Onlara sadece sahneyi değil, sorumluluklar da bırakırsın. Bu yüzden derslerimde bir cümleyi doğru kurmanın, bir karakteri dürüst oynamanın, sahneye saygının hep ne demek olduğunu anlatmaya çalıştım.
2005’te Bursa’nın kültür yaşamına katkılarımdan dolayı “Bursa Kent Kültürüne Katkı” ödülüne layık görüldüm. 2006’da Bursa Büyükşehir Belediyesi’nin Şehir Tiyatrosu’nun kuruluşunu gerçekleştirdim. O gün, kendime sessizce şunu söyledim: “Bu şehir artık sahnede kendi hikâyesini daha güçlü anlatacak.” Bu cümle, aslında benim bütün yolculuğumun da özeti gibidir.
Bir dönem Bursa Hakimiyet gazetesinde de tiyatro anılarımı yazmıştım. Yazmanın, sahne gibi bir hafıza işi olduğunu düşünüyorum. İnsan bazen bir repliği değil, bir kulis kokusunu; bir alkışı değil, bir prova gecesini kayda geçirmek ister. Çünkü tiyatronun gerçek tarihi, yalnızca afişlerde değil, insanların içinde ve anılarında yaşar.
Böyle geçen 47 yıl boyunca Bursa Ahmet Vefik Paşa Devlet Tiyatrosu’nda sanatçı olarak görev yaptım ve 2010’da emekli oldum. Ama ben tiyatrodan emekli olmayı hiç öğrenemedim; belki de öğrenmek istemedim. Oyunculukla bağımı da koparmadım. 2014’te birkaç TV dizisinde yer aldım. 2015-17 sezonunda Nilüfer Belediyesi Kent Tiyatrosu’nda sahneye çıktım. Sahne, insanın yaşını sormaz; sahne, insanın hakikatini sorar.
2024’e geldiğimizde Devlet Tiyatroları’nın verdiği “Emek” ödülüne layık görülmüştüm. “Emek” kelimesi, bana göre en ağır ve en doğru kelime… Çünkü emek, gösterişsizdir; her gün tekrarlanır, çoğu zaman fark edilmez, ama onsuz hiçbir şey ayakta kalmaz. İşte benim hayatım da o görünmeyen tekrarların toplamı gibidir.
Sanat yaşamım boyunca sayısız oyunda rol aldım; bazıları bir dönemin simgesi oldu, bazıları da benim içimde iz bıraktı: Küçük Tilkiler, Çalıkuşu, Tutku, Baba Evi’nde Hayat, Yasak Defter, Hırçın Kız, Çatıdaki Çatlak, Rumuz Goncagül, Kanaviçe, Behçet Bey’in Fötr Şapkası, Sular Aydınlanıyordu, Bebek Uykusu, Kuvayi Milliye Kadınları, Töre, Orkestra, Çığ, Tersine Dünya… Ve yönetmenlik yaptığım nice oyunda, sahnenin yalnızca önünü değil, arkasını da kurdum: Mikado’nun Çöpleri, İkizler, Sarı Naciye, Elma’daki Barış, Bir Efes Masalı, Kulaktan Kulağa, Hep Vatan İçin, Zoraki Tabip, Sersem Kocanın Kurnaz Karısı… Bir oyunu yönetmek, yalnızca sahneyi düzenlemek değildir; o oyunu seyreden insanın ruhuna doğru ışığı tutmaktır.
2026’da uzun yıllar emek verdiğim Tayyare Kültür Merkezi fuayesinin yeniden işlevlendirilip “Feyha Çelenk Kitaplığı” adıyla hizmete sunulması ise benim için bir tür perde arkası selamı gibi… İnsan bazen alkıştan çok, somut kalan izlere inanıyor.
Bugün geriye baktığımda, kendimi tek bir kelimeyle anlatacaksam “kurucu” diyebilirim. Sadece kurum kurucu değil; düzen kurucu, disiplin kurucu, hafıza kurucu… Kurmak belki çok kullanılan bir fiildir ama gerçekte ağırdır. Çünkü kurmak, bana göre yalnızca başlatmak değil; sürdürmek, korumak, büyütmek, hatta krizlerde ayakta tutmaktır. Sanırım benim hayatımın asıl başarısı, bir koltukta oturmak ya da bir ödül almak değil; kültürü bir şehrin gündelik hayatının içine yerleştirebilmek çabası oldu.
Ve bu hikâyenin en sessiz ama en kıymetli devamı, kızım Fatma Çelenk’te yaşıyor. Mimar Sinan Üniversitesi mezunu hem kurumsal hayatta hem de Sivil Toplum Kuruluşlarında sosyal sorumluluk projeleri üreterek yer alan, mentor olan bir kadın. İletişimci, eğitimci ve roman yazarı olarak benden el aldığı kültürel misyonu sürdürüyor. Bu, bir annenin gururundan öte bir şey: bir emeğin evrilerek başka bir biçimde devam etmesi. Çünkü bazı hayatlar, tek bir kişinin sahnesinde bitmez; yeni bir sahneye devredilir.
Ben hâlâ şuna inanıyorum: Perde kapanır, ışık söner, salon boşalır… Ama bir şehirde kültür bir kez kök saldı mı, asıl oyun o zaman başlar. Ve ben, ömrüm boyunca o oyunun perde arkasında kalmaya razı oldum. Yeter ki sahne, bir sonraki kuşağa açık kalsın.”
SON SÖZ
Feyha Ablacığım ışıklar seninle olsun. Model olacağın gençler senin gibi kentine, ülkesine ve mesleğine katma değerler yaratsın. İyi insanların yetişmesinde yol gösterici olsun.


