Köklerimize gittiğimizde kültürümüz içinde hep tek kişilik kahramanlarla karşılaşırız. Osmanlı’ya geldiğimizde Osman, Fatih, Kanuni  ve finalde ülkemizin kurtarıcısı ve Cumhuriyetimizin kurucusu Atatürk’e geliriz.

Öykü ve destanlarımızda genelde hep tek kişilik kahramanlarımız vardır. Tarkan, Battal Gazi vb. Ve Türk halkı bir sorun ile karşılaştığında hep bir kahramanın gelmesini bekler. Hep bir Atatürk beklenir.

İş dünyası 1970’li yıllardan sonra yeni kavramlarla tanıştı. Bu kavramların doğuşuna Japonya bir bağlamda öncülük etti. Süreçte emir komuta zinciri kırılmaya başladı. Dikey örgütlenme ve yönetim yerini yataya bıraktı. Sorunlara anında ve yerinde müdahale eden bizzat o işi yapan insanlardan oluşan iyileştirme timleri kuruldu. Bunların isimlerinden söz edip kafa karıştırmak istemiyorum.

Bu anlayışın iş dünyasındaki yaygınlaşmasına ilave olarak bir Japon çizgi filmi olan Voltran yeni yetişen kuşaklara adeta takım çalışması, sinerji gibi kavramları öğretti. Voltran orijinal adıyla Hyakujū ō Go raion. Yani “Yüz hayvanın kralı beş aslan”. 1980‘li yıllarda televizyon için yapılmış bir dev robotu konu alan animasyondu. Tam adı ise “Voltran:Evrenin Koruyucusu”ydu.

Deprem biz ne öğretti? Deprem bize ne hatırlattı? Derseniz söyleyeyim. Deprem bize Voltran’ı anımsattı. Sıradan insanların bilimin teknolojinin ürettiği araç ve gereçlerle donatıldığında ne tür kahramanlıklara yol açan takımlar/timler oluşturduğuna arama kurtarma ekiplerimizle tanık olduk.

Kahramanlarımız arama kurtarma timleri. AFAD, AKUT, yerel yönetimlerin timleri, madencilerimiz, ormancılarımız, askerimiz, polisimiz, gönüllümüz herkes orada kahramandı. Ama bizler hiçbirinin adını bilmiyorduk. Bu kahramanlar Proteo/koruyucu ile simgeleştiler. Arama kurtarmada hayatını kaybeden bir İspanyol arama kurtarma köpeğinin adı ile simgeleştiler.

Her ülkeden arama kurtarma timleri vardı. Hepsine minnettarız. Hepsine borçluyuz. Bir çocuğumuzu kurtaran Yunanlı arama kurtarma görevlisi ile kucağındaki yavrumuzun fotosu ve kollarındaki Türk ve Yunan bayrağı sembolleri gözlerimin önünden gitmiyor.

FARKINDALIK VE ÖĞRENME

Öğrenme zordur. Öğrenmeye önce açık olmak gerekir. Farkındalık ise gözlemle hissedilir. Sanırım kahraman beklememize gerek yok. Hepimiz ve oradaki herkes kahraman. Sıradan insanlar. Sorun ekip oluşturma, birlikte iş yapabilme. Farklı dil, din, ırka ait olsa da bir amaca odaklanabilineceğini hepimiz 24 saat süren yayınlarda gördük.

Halbuki biz bu kültür içinde büyüdük. Bizlerin kültürünün özü aşure ve imecedir. Ama bunları biz unuttuk. Bizlere empoze edilen televizyon dizileri ile tamamen tüketime yönlendiren reklamlarla, model olmuş insanların yanlış davranışları ile bir an önce köşeyi dönme mantığını yakalamaya çalışanlarla, unuttuk.

AŞURENİN ÖYKÜSÜ

Ünlü bilim ve kültür insanı Metin And(1927-2008), Kazvinî’nin Acayibü’l-Mahlûkât kitabına dayanarak Aşure günü de olan Muharrem ayının onuncu günü için şu olayları sıralıyor:

“Hz. Adem’in pişmanlığı; Hz İbrahim, Hz. Musa ve Hz. İsâ’nın doğuşu; Hz.İbrâhim’in atıldığı ateşin Allah’ın buyruğuyla soğuması; Hz. Yakub’un, oğlu Hz. Yusuf için ağlamaktan kör olan gözlerinin açılması; Hz. Yusuf’un tutukluluktan özgürlüğe kavuşması; Hz. Süleyman’ın tılsımlı yüzüğünü bulunca krallığının ululanması; Hz. Yunus’un dua ve öğütleriyle Ninova kentinin kurtuluşu; Hz. Eyyub’un iyileşmesi; Hz. Yahya’nın doğuşu; Hz. Zekeriyyâ’nın çocuğu olsun diye ettiği duanın kabul edilmesi; Hz. Musa’nın kutsal Tuva vadisinde ateş ağacını görüşü; Hz. Musa ve kavminin Mısır’dan ayrılışı. Bunun gibi Hz. Yakub’un oğlu Hz. Yûsuf’a kavuşması, Hz. Nûh’un Cudî dağına varışı. İslam tarihinin en üzücü olaylarından Hz. Hüseyin’in Kerbela’da şehit edilmesi de 10 Muharrem’de gerçekleşiyor.”

Bütün bu olayların ardından feraha varmak için hazırlanan aşa verilen isimse Aşure. Evliya Çelebi eş anlamlısı olarak Karış Katış diyor, Farsça’da katmak, karıştırmaktan gelen Aşur fiiliyle adlandırılıyor.

Neydi Nuh Tufanı’ndaki aşure geleneği? Nuh Tufanı’ndan artakalan ürünlerin pişirilmesi sonucu yapılan tatlı bize aşureyi öğretmişti. Köyümüzün yolunu, köy okulunu yaparak ortaya konulan imece köklerimizde vardı.

İMECE NEYDİ?

İmece, bir köy ya da köy topluluğu içinde işlerin gönüllü ya da zorunlu olarak ve el birliği içinde yapılmasıdır. Köyün herhangi bir sorununun giderilmesine karar verilmişse, köydeki her ev işgücü açığını karşılamak zorundadır. Eğer para da toplanacaksa buna salma denir.

SON SÖZ

 İşte bu aşure ve imece kültürü bize bir biçimde bir takım olmayı, bir ekip olmayı getirir. Kimi bulgurunu, kimi fasulyesini, kimi üzümünü getirir, birlikte karılır. İmecede de öyledir. Herkes bir ucundan tutar. Yola kavuşulur, suya kavuşulur, okula kavuşulur.

Bunların hepsi birer iyileştirme timleridir. Bunların hepsi bizim Voltranımızdır. Burada tek bir kahraman yoktur. Herkes kahramandır. Ve aynen arama kurtarmadaki gibi organize olmuş ekip ve/veya gönüllü olarak ortaya çıkmış, biri enkaz başına su getirmiş, biri enkaz başına yemek yapıp getirmiş milyonlarca isimsiz kahramanlardır.

 Bu önemlidir. Değerlidir. Kahraman beklemeyin. Kahraman sizsiniz. Kendiniz ile gurur duyun. İyi varsın, Türkiyem. Sana binlerce teşekkür. Kafanı kaldır yerden. Göğsünü dik tut.