Carl Schmıtt, 1928 yılında “Anayasa Öğretisi” isimli bir kitap yazar. 1888-1985 tarihleri arasında yaşayan siyaset felsefesi alanında da görüşlerine başvurulan, Alman anayasa hukukçusudur. Bir dönem(3 yıl) Almanya’da Nasyonel Sosyalist Parti’de de aktif rol oynar.

1948’de İsrail devleti kurulduktan sonra Adalet Bakanı Pinchas Rosen (eski adıyla Fritz Rosenblut) bir anayasa taslağı hazırlarken, Kudüs’teki Hebrew Üniversitesi’ne “acil” ricasıyla Carl Schmitt’in 1928 tarihli “Anayasa Öğretisi” kitabını ısmarlar.

Kitap İsrail’e getirildikten sonra Adalet Bakanı’nın eline ulaşması da çok zor olur. Çünkü üniversite binası Scopus Dağı’ndadır ve sivillerin tek başına buraya geçmesi yasaktır. Kitap, Birleşmiş Milletler koruması altındaki askerler tarafından “düşman bölgesinden” geçilerek üniversiteden ödünç alınıp Bakan’a ulaştırılır.

Alanın uzmanları Schmitt’in Anayasa Öğretisi kitabının anahtarının(tam olarak anlaşılmasının) daha önce yayınladığı “Siyasal Kavramı” olduğundan söz eder. O kitapta Schmitt, şöyle der:

“Dost ve düşman kavramlarının somut ve varoluşsal anlamlarıyla kavranması zorunludur; bu kavramlar, metafor ya da simge olarak algılanmamalı, ekonomik, ahlâki ve diğer tasavvurlarla, hele hele psikolojik anlamda kişisel duygu ve eğilimlerimizin ifadesiyle karıştırılıp zayıflatılmamalıdır.

Herhangi bir dinsel, ahlâki, ekonomik, etnik ya da başka bir karşıtlık, insanları dost ve düşman olmak üzere etkili biçimde ayırmayı başaracak denli güçlüyse, politik bir karşıtlığa dönüşür.”


DOST VE DÜŞMAN AYIRIMI

Şimdi gelelim günümüze. En kolay şey bir alanda ayırım(bölme, koparma) yaratmaktır. Bu estetikte güzel/çirkin; sağlıkta yararlı/zararlı; ekonomide yoksul/zengin; akademide bilgili/bilgisiz; ahlakta iyi/kötü ve de siyasette dost/düşman.

Konumuz siyaset. Siyasette ayırım yaratma dost/düşman ayrımındaki en önemli araç dildir.

Kimi ülkelerde siyasetin dilinde nezaket ön plana çıkarken kimi ülkelerde de maalesef nezaketten uzak bir dil ve üslup tercih edilir. Bizim ülkemizde de yıllar öncesinde siyasetin dilinde bir nezaket vardı. Ama çok uzunca bir zamandır bu yerini nezaketten uzak bir üsluba bıraktı.

İnsanların kaderlerini genelde seçimleri belirler. İnsan bu seçimlerle bir noktaya gelir, başarılı, başarısız olur. Bu nedenle insanların seçebildikleri üzerinden değerlendirilmeleri gerekir.

Ama insanın seçemedikleri de vardır. İnsan anne babasını seçemez. İnsan ırkını seçemez. İnsan doğacağı yeri seçemez. İnsan cinsiyetini seçemez. Bu nedenle insan seçemeyecekleri ile değerlendirilmez, yargılanmaz.


ÜZÜCÜ ÖRNEKLER

Gündemimizdeki konulardan biri de üslupla  ve dille ilgili. Bir siyasi parti lideri bir başka siyasi parti lideri için nezaketten çok uzak bir dille suçlamada bulundu.

Bir akademisyen iki bayan milletvekilimiz ve bir bayan bakanımızı hedef alarak, onların cehennemde yanacaklarını söyledi.

Aynı akademisyen üniversitelerin fuhuş yuvaları olduğunu dile getirdi.


SON SÖZ

Evladı Fatihan olarak kabul edilen yüzyıllarca fetihlerde bulunup, sınırlarımızı koruyan o Balkanlar’da yaşayan insanlarımıza yönelik sözler kabul edilebilecek gibi değildi.

Hele hele bir bakan, iki milletvekilimiz üzerinden kadınlarımıza yönelik o çirkin sözler anlaşılacak gibi değil.

Bu çirkin sözlere çeşitli derneklerden ve kesimlerden tepkiler geldi. Hepsi çeşitli açıklamalarda bulundu.

Ama bunların içinden Bal Göç’ün açıklaması en ilginç olanıydı. Neden ilginçti? Bal Göç kullandığı üslup ile adeta ders veriyordu:

“Bir parti genel başkanının ülkemizde yaşayan göçmen vatandaşlarımızı ötekileştirecek ifadelerini üzüntü ile izledik.

Bu ülkede üreten, çalışan ve vatanseverlikleri ile bilinen göçmen soydaşlarımıza yönelik bu çirkin söylemi kınıyor; iskan politikası sebebi ile Balkanlarda yaşayan ve sonrasında anavatana dönen soydaşlarımızın, bu ülkenin öz evlatları olduğunu kendisine hatırlatmaktan hicap duyuyoruz.”

Evet, ayırımcılık yapmak ne kadar kolay değil mi?

Önemli olan bütünleştirmek, birleştirmek an azından asgari müştereklerde.