İçinde yaşadığımız kadim topraklarda, ülkemiz bir türlü olması gereken yere gelemiyor. Mevcutun analizini yaptığımızda bilinen ve aşikar olanın yeraltı kaynaklarına yeterli ölçüde sahip olmadığımızı görürüz. Bu da bizim başka bir yol aramamıza neden olur.
O yol da ihracattır.
Her ne kadar ihracatın rakamsal büyümesi noktasında kg başına katma değerli ürün veya metrekare başına katma değerli ürün gibi kavramlar dile getirilse de sahibi olduğu büyüklük, yarattığı istihdam, sağladığı tedarik zinciri, ülkenin tanıtımına katkı noktasında geleneksel ihracat büyük önem taşımaktadır.
Ülkemiz Avrupa’nın en kaliteli üretim yapan ülkelerindendir. Her kademede çok değerli çalışanlara sahibiz. Gerek kitlesel üretimde gerekse butik üretimde Avrupa ve dünyada özellikle bazı sektörlerde önemli bir rekabetçi konumundayız.Bu ülkede sürekli ihracat rekorlarından söz edilir. İthalat ve cari açık unutulur. Özellikle ihracattaki ithal oranı göz ardı edilir.
Size yaklaşık 30 senedir tekstil sektörünün içinde ihracat yapan ve üretiminin nerede ise tamamını ihracata yönlendiren adeta bir “ihracat gönüllüsü” dostumla yaptığım sohbeti aktaracağım. O ve onun gibi ihracata gönül vermiş insanların bu noktada sesi olmak istedim.
Aşağıda okuyacaklarınız onun söylemleri. Daha kolay anlaşılsın diye bazı ara başlıklar altında aktarmaya çalıştım:

2001 VE ÇİN DÖNEMİ
“Konuyu 2001 öncesi ve 2001 sonrası olarak değerlendireceğim. Bu siyasi bir tarih olabilir ama aynı zamanda Çin’in dünya piyasasına yerleşmeye çalıştığı yılları da kapsıyor.
İhracata 1996 yılında başladım. O dönemlerde Rusya, Ortadoğu ve Arap ülkeleri ile ağırlıklı çalışıyorduk. Büyük siparişler alıyor, ülkede yaşanan krizler ile değeri düşen Türk lirasını da arkamıza alarak ihracat yapmaya devam ettik.
2000 yılı sonlarında özellikle Arabistan’da yaptığımız desenler, ülkedeki diğer tedarikçiler tarafından hızla taklit edilerek Çin’de yaptırılmaya başladı. Ve daha ucuza satılmaya başladı. Kalite farklı olsa da yaptırdıkları kumaşlar ucuz diye iş yapmaya başladılar. Ülke hızla Çin’e dönmeye başladı. Satışlarımız azalsa da yukarıda bahsettiğim kur faktörü ile ihracat devam etti. Ama fiyat baskısı hep oldu. Bu ucuz üretim anlayışından çıkmak gerekiyordu.”
AVRUPA’YA YÖNELİŞ
“2001 sonrasında Avrupa’ya yöneldik. Biraz olsun istikrara kavuştuk. O yıllar AK Parti iktidara gelmişti. 2002 yılı sonunda enflasyon %30’a düştü, USD kuru 1,47 TL ve faiz % 45 civarı oldu. Ama yine de enflasyon oranında zamlar, devlet tarafından her yıl olduğu gibi layıkı ile yapılıyordu. Bizler de bu artışı çalışanlarımıza ve maliyetlerimize ekliyorduk.
Dünya siyaseti Türkiye’deki yeni gelen siyasi iktidarı takdirle karşılıyor, güvenli liman olarak işaret ediliyordu.
Yabancı sıcak para girişi de beklenenin üstünde gerçekleşti. TL yavaş yavaş değerlenmeye başladı. Kronik enflasyon etkisi ile girdi maliyetlerimiz her sene arttı. Üretim ve ihracatta yine zorluklar çekmeye başladık. Üretim yapmak o zamanda anlamsız geliyordu. Çoğu yerli üreticiler, uzak doğudan ara malzeme getiriyorlar, işlem yapıp ,ihraç etmeye çalışıyorlardı.
Türkiye bir tekstil ülkesidir. Geçmişi ve geleceği vardır. Geçmişte yapılan yatırımlar ve teşviklerle dünyada yerini almıştır.
TL=USD hedefleri kondu. Yerli üretim ile ihracat yapmamız, zorlanmaya başladı. Tekstil sanki gözden çıkarıldı. Hükümete şikayetlerimizi iletiyoruz, hazır cevap olarak ‘Bize döviz kuru için gelmeyin arz ve talep’ diyorlardı. Halbuki diğer yandan Merkez Bankası dövizin artmaması için destek veriyordu.
Sıcak para, her sene sonu TL karşılığı faizini alıp, düşük kurdan kendi para birimine dönerek, mutlu bir şekilde kar realizesi yapıyorlardı. Üretim azalırken borsa ve yabancı kar da coşuyordu. Bu düzende ihracatçının dışında herkes mutluydu. Tüm sektörler istikrarlı diye USD ile borçlanıyor. TL’de faiz vermekten kurtuluyordu.
Görünüş tüm ekonomi, ancak böyle yönetilir tadında. Faydası olmadı mı tabii ki oldu.
Büyümeye faydası oldu. Ama ihracat göz ardı edildi. Arzu edilen hazır sıcak para girişi varken ihracatın da alınacak önlemlerle büyümeye destek vermesi sağlanabilirdi.”
2008 KRİZİ
“İç tüketim ile büyümeye devam ettik. Sıcak para aşkı ile nasıl olsa döndürüyoruz diye ithalatı abarttık. Cari açık büyüdü. Bu durum 2008 dünya finans krizine kadar devam etti. 2008 yılında enflasyon % 10, kur 1,15 TL, faizler % 16 -20 bandındaydı. Bu yıla kadar gelen tüm zamları sineye çekip, düzelir beklentisi ile sermayelerimizi zayıflatarak ihracata devam ettik. 2008 krizi ile USD 1,80 oldu. TL’nin değer kaybı ile biraz nefes almaya başladık.
Buradan şu anlaşılmasın. İhracat yapmak için TL değer kaybetmeli demiyorum. O döneme kadar enflasyon hep yüksek kaldı. Düşürmeye çalıştırsalar da faiz, kur, cari açık sarmalı buna müsaade etmedi.” (Devamı yarın)


