1996-1998 tarihleri arasında Ankara’da haftalık bir dergi yayınlanır. Adı Kuva-yı Medya’dır.
Yazarları arasında İlhan Selçuk, Bedri Baykam, İlhan İrem, Ceyhan Mumcu, Toktamış Ateş, Mustafa Yıldırım ve Nezih Tavlaş gibi isimler vardır.
Nezih Tavlaş’ın sahibi olduğu onun yönetimindeki Kuva-yı Medya dergisinin Kasım 1997 tarihli sayısında (85. sayı) bir rapor yayınlanır.
Rapor Sir Percy Lyham Loraine, 12. Baronet (Baronet verilmiş unvan) tarafından kaleme alınmıştır. Sir Percy Loraine‘in Atatürk’ün vefatından 15 gün sonra (25 Kasım 1938) Londra‘ya, İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Halifax‘a hitaben gönderdiği, üzerinde “Çok Gizli” ve “40 Yıl Boyunca Açıklanmayacaktır” damgası bulunan 608 numaralı diplomatik rapor yazar. 6 sayfadan oluşan bu resmi rapor, şimdi İngiliz Dışişleri Bakanlığı arşivlerinde E-7361 sayısıyla kayıtlıdır.
Sir Percy, İngiltere Kralı 8. Edward‘ın 1936’daki tarihi Türkiye ziyaretini organize eden ve 1933-1939 yılları arasında İngiltere’nin Ankara Büyükelçisi olarak görev yapan bir kişidir. Atatürk ile dostluk kuran ve masasındaki briç arkadaşlarından biridir.
(Atatürk’ün briç arkadaşları İsmet İnönü, Fethi Okyar ve Nuri Conker gibi isimlerdi. Ayrıca Atatürk, Ankara Palas veya Dolmabahçe gibi mekanlarda diplomatik ilişkileri yumuşatmak ve stratejik sohbetler etmek için yabancı elçilerle kağıt oyunları -briç ve nadiren “fasulyesine” poker- oynardı. İngiltere Büyükelçisi Sir Percy Loraine ve ABD Büyükelçisi Joseph Grew bu isimlerin başında gelirdi.)
Özünde bu raporun temel kaynağı Türk tarihçi ve diplomat Bilal N. Şimşir tarafından derlenen ve Türk Tarih Kurumu tarafından basılan “British Documents on Atatürk” (İngiliz Belgelerinde Atatürk) serisinde orijinal diplomatik diliyle yayımlanır. 1973 yılında yayınlanan ve Nisan 1919 – Mart 1920 dönemini kapsayan birinci cildin ardından yıllar içerisinde toplam 8 cilt yayınlanır. 8. son cilt 1934 – 1939 yılları arasındaki diplomatik yazışmaları kapsar. İşte bu son ciltte o raporun tamamı yer alır.
GİZLİ RAPORDAN NOTLAR
Raporda özetle şu söylemler yer alır:
‘‘Gerçekten müstesna ve takdire değer bir kişiydi. 15 yıl içinde pek çok iyi şey yapmıştır. Atatürk’ün dinamik enerjisi üzerinde durmama gerek yok. Bu enerjinin dayanılmaz gücü, Türk ırkının tarihinde şimdiden önemli bir sayfa olarak yer almıştır.
Ancak ben, pek bilinmeyen başka bir özelliğine değinmek istiyorum. Bu da, Atatürk’ün doğuştan gelen, belki de farkında olmadan, tıpkı sütün kaymağını ayıran aletler gibi, faydasızı faydalıdan ayırma yeteneği idi.
‘‘Evetçi’’ olarak bilinen insanlardan (yağcılardan) hoşlanmıyor, bu tür insanları aşağılıyordu. Ahmak ve dalkavuklara tahammülü yoktu. Sömürücüleri sevmez, açgözlüleri hor görürdü. Ülkesi, ırkı ve insanları için yaşıyor, onlar için düşünüp onlar için çalışıyordu.
Korkarım gelecek kuşaklara Atatürk bir diktatör olarak aktarılacak. Bunun yanlış olacağı kanısındayım. Evet, o hem savaşta, hem de barışta büyük bir liderdi. Ancak gerçek bir diktatör değildi. Hitler ve Mussolini’nin tersine, devlette yönetim fonksiyonu yoktu. Af yetkisi, mahkemelere emir verme yetkisi yoktu. Diplomatik misyon temsilcilerini reddetme yetkisine sahip değildi…
Olayların gidişi, Atatürk’ün görüş açısının doğruluğunu, verdiği hükümlerin zekice olduğunu ve hata yapmadığını göstermiştir.
Atatürk’ün kavrama gücünde esrarengiz bir yön vardı. Konsantrasyon gücü olağanüstü idi.
Müslüman olarak doğmuş, ancak din karşıtı olmuştu. Doğruluğu sevmiş, günahtan nefret etmişti. İşini iyi bilen bir askerdi. Ancak savaştan nefret ederdi. Bağımsızlığı elde ettiği andan itibaren barışın peşinde koşmuş ve barış ortamını sağlamayı başarmıştı.
Türkiye’nin kaderini elleri arasına aldığından beri, Kemalist Cumhuriyet’in dostluk elini uzatmadığı ve aralarında Osmanlı İmparatorluğu’nun düşmanlarının da bulunduğu tek bir komşusu bile yoktur.
Atatürk, yapılması gerektiğine inandığı şeyleri korkusuzca yerine getirmekten asla vazgeçmemişti. Hastalığının şiddetlendiği anlarda ölüme çok yakınlaşmış olsa bile, beynine ve yüreğine korku asla yerleşmemişti.
O, Türk milletine hizmet ederken öldü. Ölüm bile büyük zaferini ondan çalmayı başaramadı.
İnsanlara hayatlarını, onur ve şereflerini ve insanca yaşama yolunu vermiş, belki de daha önemlisi, bu haklarına sahip çıkmalarını sağlayacak bağımsızlığı tattırmıştır.’’
Evet, fazla lafa gerek yok. Atatürk’ü savaştığımız bir ülkenin (Osmanlı Devleti olarak İngilizlerle -Britanya İmparatorluğu- toplam 6 farklı cephede doğrudan veya dolaylı olarak savaştık) İngiltere’nin büyükelçisi böyle anlatıyor.
28 EKİM 1923 ÇANKAYA KÖŞKÜNDE BİR AKŞAM YEMEĞİ
Mustafa Kemal Paşa 103 yıl önce bugün, 28 Ekim 1923’de Çankaya Köşkü‘nde bir akşam yemeği verdi. İsmet Paşa, Fethi (Okyar) Bey, Kazım (Özalp) Paşa, Kemalettin Sami (Gökçen) Paşa, Halit (Karsıalan) Paşa, Rize mebusu Fuat (Bulca) Bey ve Afyon mebusu Ruşen Eşref Bey‘i (Ünaydın) misafir olarak ağırladı. Konuklarına, “yemekten sonra Anayasa’nın bazı maddelerinin üzerinde çalışacaklarını” bildirdi. Yeni başbakan adayı olduğunu söylediği İsmet Paşa’yı da bu çalışmaya davet etti.
Yemekteki özel menüde hünkar tarhana çorbası, marmarina (ıspanak ve yufka ile hazırlanan açık tepsi böreği), saray kebabı ve helva-i hakani vardı.
Sonra yemek bıçağını eline aldı, doğruldu, derin bir nefes aldıktan sonra hafifçe tabağına vurarak şöyle dedi:
“Efendiler yarın Cumhuriyeti ilan edeceğiz”
Gazi Mustafa Kemal Paşa uygun bir süre bekledikten sonra açıklamasını sürdürdü:
“Türkiye Devleti’nin hükümet şekli cumhuriyettir. Bunu anayasamıza, yarınki Meclis toplantımızda koyduracağız. Hazırlıklarımızı bir kez daha gözden geçirmeliyiz.”
Gazi Mustafa Kemal Paşa, Nutuk’ta o geceyi şöyle anlatır:
“Çankaya’ya gitmek üzere Meclis binasını terk ederken, Kemalettin Sami ve Halit Paşaların beni beklemekte olduklarını anlayınca, akşam yemeğine gelmelerini Savunma bakanı Kâzım Paşa aracılığıyla bildirdim. İsmet Paşa ile Kâzım Paşa’ya ve Fethi Bey’e de Çankaya’ya benimle beraber gelmelerini söyledim. Çankaya’ya gittiğim zaman orada, beni görmek üzere gelmiş Rize milletvekili Fuat, Afyon milletvekili Ruşen Eşref Beylere rastladım. Onları da yemeğe alıkoydum.
Yemek esnasında, ‘Yarın Cumhuriyet ilan edeceğiz!’ dedim. Hazır bulunan arkadaşlar derhal düşünceme katıldılar. Yemeği terk ettik. O dakikadan itibaren, nasıl hareket edileceği hakkında, kısa bir program belirleyip arkadaşları görevlendirdim.
Tespit ettiğim program ve verdiğim talimatın uygulamasını göreceksiniz!
(Mustafa Kemal Paşa o gece İsmet Paşa ile 1921 Anayasası’nın bazı maddelerini değiştiren kanun tasarısını hazırladı.)
Efendiler, görüyorsunuz ki, Cumhuriyetin ilanına karar verebilmek için Ankara’da bulunan bütün arkadaşlarımı davet ederek onlarla görüşüp tartışmaya asla lüzum görmedim. Çünkü onların da aslında ve tabii olarak benim gibi düşündüklerinden şüphe etmiyordum. Halbuki o sırada Ankara’da bulunmayan bazı kişiler, yetkileri olmadığı halde, kendilerine haber verilmeden, düşünce ve rızaları alınmadan Cumhuriyetin ilan edilmiş olmasını bize gücenme ve bizden ayrılma sebebi saydılar.”
SON SÖZ
Yarın 29 Ekim 2026 Cumhuriyetimizin kuruluşunun 103’ün yılı.
Cumhuriyetin kuruluşu, Türk milletine sadece yeni bir yönetim biçimi değil; çökmüş bir imparatorluğun küllerinden çağdaş, bağımsız ve saygın bir ulus devlet doğmasını sağlayan köklü bir zihniyet devrimi kazandırmıştır.
Cumhuriyet, tebaadan (kuldan) eşit haklara sahip özgür vatandaşlığa geçişin en büyük adımıdır.
Ne kazandırdı derseniz, şunları yazarım
“Milli Egemenlik, Kadın Hakları, Hukuk Devleti, Eğitim ve Harf Devrimi, Ekonomik Bağımsızlık, Laiklik İlkesi.”
Cumhuriyetimizin 103 yaşı kutlu olsun.
Atam iyi ki vardın!


