Türkiye’de gastroenteroloji alanının kıdemli akademisyenlerinden, Bursa Uludağ Üniversitesi Gastroenteroloji Bilim Dalı’nın kurucusu Prof. Dr. Faruk Memik vefat etti. Memik, Bursa’da gastroenteroloji ve endoskopi hizmetlerinin gelişmesine önemli katkılarda bulunmuş bir hocamızdı.
Bursa Uludağ Üniversitesi Gastroenteroloji Bilim Dalı’nın kurucusu olan Memik’in vefatı, tıp ve akademi camiasında üzüntüyle karşılandı.
Prof. Dr. Faruk Memik’in vefat haberi, 8 Eylül 2026 tarihinde Kocaeli Üniversitesi eski Rektörü ve Kocaeli Milletvekili Prof. Dr. Sadettin Hülagü tarafından duyuruldu.
Hülagü, yayımladığı taziye mesajında Memik’in gastroenterohepatoloji alanındaki yurt içi ve yurt dışı eğitimine önemli katkılar sağladığını belirtti.
Prof. Dr. Faruk Memik 6 Şubat 1979 tarihinde Erzurum Atatürk Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden Bursa’ya gelir. O dönem Arabayatağı’ndaki Tıp Fakültesi Hastanesi bünyesinde Gastroenteroloji Kliniği’nin kuruluşunu gerçekleştirir. Memik, burada küçük bir endoskopi ünitesi kurar. Üst ve alt gastrointestinal sistem endoskopilerinin yapılmaya başlanmasına öncülük eder.
Bu çalışmalar, Bursa Uludağ Üniversitesi’nde gastroenteroloji hizmetlerinin ve endoskopik uygulamaların gelişmesinin ilk adımlarından biri olur.Memik, 1994-2005 yılları arasında Gastroenteroloji Bilim Dalı Başkanlığı yapar. Akademik yaşamı boyunca hasta hizmetlerinin yanı sıra hekim ve gastroenteroloji uzmanlarının yetiştirilmesine katkıda bulunur. Bilimsel çalışmalar ve yayınlarda yer alır.
Uzun yıllar süren akademik yaşamının ardından 15 Mart 2005 tarihinde emekliye ayrılır.
Memik’in kurucusu olduğu Gastroenteroloji Bilim Dalı, sonraki yıllarda yeni akademisyenler ve gastroenteroloji uzmanları yetiştirmeyi sürdürür.

PROF.DR.ALİ ÖZDEN’İN SÖYLEŞİSİ
Prof. Dr. Ali Özden, Prof. Dr. Faruk Memik hoca ile 30 Ocak 2010’da Güncel Gastroenteroloji’nin 14/1 sayısında bir söyleşi yapar. Buradan bu söyleşi için Ali Özden hocaya da teşekkürlerimi iletiyorum. Onun bu söyleşisi sayesinde sizlere söyleşiden bazı pasajları, rahmetli Faruk Hoca’nın ağzından aktarmak istiyorum:
“3 Mart 1938’de İstanbul’da doğdum. Evimiz Harem ile Salacak iskeleleri arasında bahçesi denize kadar uzanan eski, ahşap bir İstanbul evi idi. İlkokul ve ortaokulu evimize yürüme mesafesi 15 dakika olan Üsküdar, Paşakapısı’nda okudum. Lise için babam benim Kabataş Erkek lisesine gitmemi istedi ve oraya yatılı yazdırdı. Hâlbuki Haydarpaşa Lisesi yürüme mesafesinde idi.
Daha ortaokul çağlarından beri doktor olmayı kafama koymuştum. Başka bir meslek düşünemiyordum. Bu hevesim, belki ailemizde Türkiye’nin ilk kadın doktorlarından ve ilk kadın mebuslarından olan halam Dr. Fatma Memik’ten belki de kapı komşumuz genç bir doktor olan Fahire ablamızdan kaynaklandı.
Aslında babam benim ticaretle ilgili bir mesleğe girmemden yanaydı. O yıllarda doktorluk para ile ölçülmez fakat onurlu, insancıl, saygı duyulan çok şerefli bir meslek olarak kabul edilirdi. Hastalandığım zaman babam eve Kadıköy’de muayenehanesi olan Dr. Sezai Bedrettin Tümay’ı davet ederdi. Çocuk halimle onun babacan sevimli, güven veren haline bakıp doktor olmayı daha çok isterdim.
Yıllar geçip tıp fakültesine girince bu doktor pediatri hocam oldu. Haseki Hastanesi’nde derslerini zevk ve huşu içinde dinlerdim. Hocalarımız sadece tıp yönüyle değil, toplum içinde her zaman sevilen sayılan kişilikleri ile Türkiye’de en üst sıralarda yer alırlar ve hürmet görürlerdi.
Doktor ücreti halk arasında fazla konuşulan bir konu değildi. Birçok hasta bedava bakılır ve bu konuşulmazdı. Halam Dr. Fatma Memik mebusluğu sona erdikten sonra Şişli Etfal Hastanesi’nde başhekimlik ve dahiliye kliniği şefliği yapmış, hayatında hiç muayenehane açmamış, emekli olduktan sonra da bir hayır kurumunda haftanın bazı günlerinde bedava hasta bakmıştı. Kendisi asistanlığını, sınıf arkadaşı Müfide Küley ile birlikte Aşağı Guraba hastanesinde Alman profesör Frank’ın yanında yapmıştı.
Ben 1956’da İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne girdim. Zaten o yıllarda Türkiye’de iki tıp fakültesi vardı. FKB’yi fen fakültesinde Alman profesörler; Zuber, Koswig, Brosch gibi hocalarda okuduk.
1950-60’lı yıllarda üniversiteler, Fransız, Alman üniversiteler sistemlerinin etkisi altında idi. Dünya savaşından önce ve sonra imkân bulabilen genç hekimler daha çok bu iki ülkede ileri eğitim görmekte idiler. Cumhuriyetten sonra da yine ihtisaslaşma için bu ülkelere yollandılar. Dolayısı ile Türkiye’ye döndüklerinde kurdukları kliniklerde bu sistemi uygulamaya devam ettiler. Kürsü başkanları ders programlarına, kadrolara, eğitim sistemlerine mutlak hakimdiler. Onların hilafına hareket edilmesi söz konusu olmadığı gibi, bir hekimin baş asistanlığa, doçentliğe veya profesörlüğe yükseltilmesi ancak büyük hocanın isteği ile gerçekleşebilirdi. Avrupa’da da durum aynı idi. 1950’lerde tek tük, 1960’larda daha çok olmak üzere yüksek tıp eğitiminin istenilen ülkesi ABD oldu.

Uzmanlık eğitimimi ABD’de tamamladım. İstanbul Üniversitesi’nden mezun olur olmaz ECFMG sınavını kazanarak New York eyaletinde Buffalo şehrinde internliğe başladım. İhtisasın birinci yılı intern olarak çeşitli branşlarda muayyen sürelerde rotasyon yaptım. Acil hekimliğinden cerrahiye, kadın doğumdan psikiyatriye kadar çalışmalarım oldu. Bu süre bana branşlar arasında tercih yapabilmem için gerekli bilgiyi verdi. Daha çok dahili tıp ilgimi çekti. Daha sonraki yıllarda da dahiliye ihtisasını yaparken Gastroenterolojiye merak sardım. Teorik, tasarımsal bilgiler yerine; gözle görülen elle tutulan hastalıklarla uğraşmak, biyopsiler, endoskopiler, ameliyatlar vs beni daha çok ilgilendirdi. Bu branşta sanki hastalara daha çok yardımcı olup sonuç alınabilindiği fikrini benimsedim. Gastroenteroloji’de bir organ değil birçok organın işe karışması bana daha ilginç ve iddialı geldi. Bu sistemin vücutta etkilemediği yer olmaması ayrıca ne kadar önemli olduğunun kanıtı idi.
1968 yılında fellow olarak bulunduğum Lahey Clinic’de gastroenteroloji içinde hocalar; hepatoloji, pankreatoloji, üst ve alt gastrointestinal traktüs, endoskopi, radyoskopi ve gastroenterolojik araştırmalar diye kendi içlerinde resmi olmasa da ayrılmışlardı. Kendileri ile ilgili olmayan bir vakayı diğer arkadaşlarına refere ediyor ve onları da motive ediyorlardı. Ülkemizde bu tip çalışmalar ‘bölünme’, kendi elindekini ‘kaybetme’ kaygısı ile gelişememekte, geç kalmaktadır. Özellikle cerrahi branşta; ‘ben hepatobiliere ayrılırsam yani hiç mi fıtık veya mide ameliyatı yapmayacağım’ sözü ve korkusu yer almıştır. Bu söze karşı benim tavsiyem şu olmuştur; ‘siz kendi alt branşınızda o kadar iyi olacaksınız ki sizin hastanız genel cerrahiden daha fazla olacaktır’.
Mühim olan hekimin kendi branşına fazla özen göstermesi ve başarılı olmasıdır. ‘Practice makes perfect’ sözü yabana atılmamalıdır.
Eğitim şarttır, biz gastroenterolojiye yeni başlamış bir asistana ‘al eline endoskopu hadi başla’ diyebilir miyiz? Onun mutlaka uzunca bir süre çıraklık dönemi geçirmesi öğrenmesi ve hocalarından imtiyaz aldıktan sonra kendi başına endoskopi yapması gerekir ve her yerde de böyle yapılır. Endoskopide esas olay maalesef bazılarının düşündüğü gibi hastaya aleti yutturmak değildir. Yüzlerce vaka yapmış ve gözü mide veya kolon içine adapte olmuş olan endoskopistin en ufak bir patolojiyi sezebilmesi ancak yıllar sonra gelişir. Basit bir renk değişikliği hatta lumen içindeki anormal bir peristaltik hareket endoskopisti derhal uyarır.
Tıp ilminin sonu yoktur. Daha o kadar yapılacak araştırma, o kadar tırmanılacak dağ var ki önünüzde size ömür boyu yetebilir. Yoğun iş temponuz ve belki olumsuz iş imkânlarınız arasında dahi araştırmalar yapabilirsiniz. Gastroenteroloji hastaları arasında çok sayıda psikosomatik hasta vardır bunu akıldan çıkarmamak ve sabırlı olmak gerekir.”

SON SÖZ
Evet, Prof. Dr. Faruk Memik hoca yarın (09.09.2026) Bursa Ulucami’de kılınacak cenaze namazı ardından İstanbul Edirnekapı’daki aile kabristanına defnedilecek.
Hocam ülkemiz tıp dünyasına, Bursa Uludağ Üniversitemize koyduğunuz katkılar, gastroenterolojiye yaptığınız katkılar, kurtardığınız hastalar ve yetiştirdiğiniz değerli hekim ve akademisyenler adına haddim olmadan size şükranlarımı sunuyorum.
Bu arada Bursa Uludağ Üniversitesi’ne, Memik Ailesi’ne, dostları, arkadaşları, meslektaşları ve öğrencilerine başsağlığı dileklerimi iletiyorum.