Sürdürülebilirlik, bugünün ihtiyaçlarını karşılarken gelecek nesillerin kendi ihtiyaçlarını karşılama olanak ve kapasitesini tehlikeye atmayan sosyo-ekolojik ve bilimsel bir süreçtir. Bu sürecin çevresel, ekonomik, sosyal ve yönetişimsel boyutu vardır.
Bu konuya biraz daha derinden bakalım ve önce tarihteki sürdürülebilirlik örneklerini anımsayalım.
Önce biraz mitolojiden söz edelim. Tanrıça Gaia (Tanrıdoğum mitlerinin ilk tanrıçası), Yunan mitolojisinde yeryüzünü simgeleyen “Toprak Ana” ve yaşamın kaynağı olan kadim tanrıçadır. Roma‘daki karşılığı Terra Mater/Toprak Ana ya da Tellus Mater/Dünya Ana‘dır. Özetle Gaia, bütün varlıkları kendi çocukları gibi besleyip bakan bir tanrıçadır. Bütün her şey ondan türemiştir ve ölünce yine ona dönecektir.
Gaia hipotezi (teorisi) dünyanın tüm canlı organizmalarını ve cansız çevre katmanlarını (atmosfer, okyanuslar, toprak) kendi kendini düzenleyen dev bir süper organizma olarak ele alan ekolojik bir kuramdır. 1972 yılında kimyager James Lovelock tarafından ortaya atılan bu teori, ekolojik dengeyi ve sürdürülebilirliği, doğa ile uyum içinde yaşamayı vurgular.
Mezopotamya ve Antik Mısır’da Fırat, Dicle ve Nil nehirlerinin taşkınlarını kontrol etmek için bentler ve sulama kanalları kurulur. MÖ 6500‘li yıllardan itibaren Obeyd dönemi (Mezopotamya’da yaklaşık MÖ 6500–3800 yılları arasında yaşanmış, avcı-toplayıcılıktan karmaşık şehir yaşamına ve Sümer uygarlığına geçişin en kritik evresidir) ile birlikte bu sulama kanalları toprağın mineral dengesini koruyan bu planlı su dağıtımı, tarımın binlerce yıl kesintisiz sürmesini sağlar.
Dağlık And bölgesinde dik yamaçları basamaklar (teraslar) haline getiren İnkalar (1438-1532) erozyonu önler. Her basamaktaki su ve toprak akışını dengede tutarak sürdürülebilir bir gıda güvenliği elde ederler.
Geleneksel Anadolu mimarisinde tarihi taş evler ve avlulu yapılar, yerel malzemelerle inşa edilir. Güneşin açısına ve rüzgara göre konumlandırılan bu yapılar, ek ilave ısıtmaya veya soğutmaya gerek duymadan doğal iklimlendirme sağlar. Özünde bu konu yerel halkın, profesyonel bir mimar yardımı almadan, o bölgenin iklimine, coğrafi şartlarına ve eldeki malzemelerine göre yüzyıllar boyunca geliştirerek oluşturduğu özgün yapı kültürüdür.
1713 yılında Saksonya’da Hans Carl von Carlowitz (24 Aralık 1645 – 3 Mart 1714) madenlerde artan odun ihtiyacı nedeniyle tükenen ormanları korumak için Sylvicultura Oeconomica/Ekonomik Ormancılık adlı eserini yazar. Sylvicultura Oeconomica kelimeleri Latince sylva (orman/ağaç) ve cultura (yetiştiricilik/kültür) kelimeleri ile oeconomica (ekonomi/ev yönetimi) kelimelerinin birleşmesinden oluşur. Kesilen ağaç yerine mutlaka yeni fidan dikilmesi gerektiğini savunarak “sürdürülebilirlik(Nachhaltigkeit) kavramının temelini atar. Carlowitz bu eserde, maden ocaklarının yakacak ve kereste ihtiyacı nedeniyle hızla yok olan ormanlara karşı bir çözüm üretir.

İngiliz tarım uzmanı Arthur Young (11 Eylül 1741- 12 Nisan 1820), Britanya Adaları’ndaki seyahati sırasında, tarımsal toprakların komünal sistemle işlenmesinden bireysel sisteme geçilmesi ile birlikte, tarımsal ürün miktarında ve verimlilikte sürekli artış sağlandığını görür. Bu durumdan hareketle, sürdürülebilirlik düşüncesi ile ilintilenebilecek görüşlerini 1804 yılında yayımladığı General View of Agriculture of Hertfordshire/ Hertfordshire Tarımına Genel Bakış adlı kitapta açıklar. Özetle “Yarın da varlığını devam ettirmek” olarak tanımlanabilecek, sürdürülebilirlik düşüncesiyle ilgili ilk yazılı kaynaklardan birini oluşturur.
Alman İdari Bilimler Enstitüsü’nden Hermann Hill 1993’deki, “Die Neue Verwaltung Nachhaltige Entwickeln/ Yeni yönetimi/idareyi sürdürülebilir şekilde geliştirmek” isimli çalışmasında Almanya’da Baden bölgesinde 18. yüzyıl sonu ve 19. yüzyıl başlarında Karaormanlar’ın yok edilmesini önlemek amacıyla çıkartılan yasalardan söz eder. Bu yasalar bu alandaki ilk yasalar gibi algılanabilir. Bir yandan odun ihtiyacını karşılamakta sürekliliği sağlamak, diğer yandan da ormanların rüzgarı önleme, su ihtiyacını karşılama ve dinlenme alanları olma özelliklerini korumak için ortaya konulur. Buradaki temel mantık sadece bugünün ihtiyaçlarını gözetmemek, tersine ormanların daha sonraki kuşaklara da hizmet etmesini sağlamak üzere hep yeniden üretilmeleri gereği üzerine kurgulanır.
1950’li yıllarda H. S. Gordon, A. D. Scott ve M. D. Schaefer, “azami sürdürülebilir ürün’’ kavramı ile balıkçılık sektörünün azami faaliyet düzeyini daima koruyacak biçimde planlı ve düzenli bir biçimde faaliyette bulunması gerektiğini dile getirir.
1962 yılında Amerikalı deniz biyoloğu, yazar ve çevreci Rachel Louise Carson’un (1907-1964) vefatından kısa bir süre önce kaleme aldığı ve çevresel kirlenmeyi konu alan Silent Spring (Sessiz Bahar) adlı çalışması, batı dünyasında büyük yankılar uyandırır. Dikkatleri mevcut sanayileşme süreçlerinin çevreye verdiği zararlar üzerinde yoğunlaştırır.

BRUNDTLAND RAPORU
Bu alanda global boyutta ilk toplantıda 5-16 Haziran 1972 tarihleri arasında, Stockholm‘de gerçekleştirilen BM İnsan Çevresi Konferansında (Stockholm Konferansı), sosyo-ekonomik yapıları ve gelişme düzeyleri farklı olan birçok ülke, “çevre” konusunda ilk defa bir araya gelir. Konferans sonunda, BM İnsan Çevresi Bildirisi kabul edilir.
Bunun ardından Brundtland Raporu olarak da bilinen Ortak Geleceğimiz/Our Common Future, Ekim 1987′de Birleşmiş Milletler tarafından Oxford University Press aracılığıyla yayınlanır. Bu yayın, eski Norveç Başbakanı Gro Harlem Brundtland’ın Dünya Çevre ve Kalkınma Komisyonu (WCED) Başkanı rolünün tanınması adına düzenlenir.
Brundtland Komisyonu‘nun misyonu şudur:
“Kritik çevre ve kalkınma sorunlarını yeniden gözden geçirmek ve bunlarla başa çıkmak için yenilikçi, somut ve gerçekçi eylem önerileri formüle etmek;
Çevre ve kalkınma konusunda uluslararası iş birliğini güçlendirmek ve mevcut kalıplardan kopabilecek politika ve olayları gerekli değişim yönünde etkileyebilecek yeni iş birliği biçimlerini değerlendirmek ve önermek;
Bireyler, gönüllü kuruluşlar, işletmeler, enstitüler ve hükümetler tarafında eylemle ilgili anlayış ve bağlılık düzeyini artırmak.”

COP’LAR VE COP31
Süreç adım adım gelişir. 1992 yılında Brezilya‘da yapılan Rio Konferansı ile temelleri atılan Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi‘nin (UNFCCC) yürürlüğe girmesinin ardından ilk iklim zirvesi 1995 yılında Berlin’de düzenlenen COP1 olur.
Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (UNFCCC) kapsamında 28 Mart – 7 Nisan 1995 tarihleri arasında Berlin‘de düzenlenen COP1 (Birinci Taraflar Konferansı), mevcut taahhütlerin küresel ısınmayla mücadele için yetersiz olduğunu kabul ederek gelecekteki yasal süreçlerin temelini atar. COP, Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi‘ne (UNFCCC) taraf olan ülkelerin katıldığı yıllık en üst düzey iklim zirvesidir.
Berlin Mandası (Berlin Yaptırımı) kapsamında şu kararlar alınır:
“Yetersizlik Tespiti: Listede yer alan gelişmiş ülkelerin mevcut yükümlülüklerinin 2000 yılı sonrası için yetersiz olduğu kararlaştırılır.
Yeni Müzakere Süreci: 2000 yılından sonraki dönem için gelişmiş ülkelerin sera gazı emisyonlarını azaltmaya yönelik sayısal ve yasal olarak bağlayıcı hedefler belirlemesi amacıyla iki yıllık bir müzakere süreci başlatılır. Bu karar ilerleyen yıllarda Kyoto Protokolü’nün kabul edilmesini sağlar.
Diğer kararlar ve düzenlemelerde ise şunlar vardır:
Ortak Uygulama (Joint Implementation) Pilot Aşaması: Gelişmiş ülkelerin başka ülkelerde emisyon azaltım projeleri yürütmesini sağlayacak bir pilot dönem kurulur.
Daimi Sekreterlik: Sözleşme daimi sekreterliğinin Almanya’nın Bonn kentinde yer alması kararlaştırılır.
Ulusal Bildirimler: Gelişmiş taraf ülkelerin hazırlayacağı ulusal bildirimlerin ve emisyon envanterlerinin sunum takvimi netleştirilir.
Uluslararası İklim Zirveleri ile global ısınma, ozon deliği, kutupların erimesi, hava kirliliği, temiz su sorunu gibi çeşitli sorunlar arka arkaya gündeme geldiğinde, sürdürülebilirlik kavramı günümüzde bir Sine qua non/Olmazsa olmaza dönüşür.”
Gelelim, COP31’e. COP31 (Conference of the Parties/Taraflar Konferansı), 9-20 Kasım 2026 tarihleri arasında Türkiye‘nin ev sahipliğinde Antalya’da düzenlenecek. Etkinlik Antalya EXPO Fuar ve Kongre Merkezi’nde yapılacak. Kasım 2026‘da Antalya’da düzenlenecek olan COP31, küresel iklim politikalarında taahhütlerin somut eylemlere dönüştürülmesini hedeflediği için resmi olarak “Uygulama COP’u” olarak tanımlanmakta. COP31 başkanlığını Türkiye, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Murat Kurum yapacak.
Zirvenin başkanlığını yürütecek olan Türkiye, küresel iklim krizinin çok boyutlu yapısını yansıtan 10 öncelikli ana tema belirler:
COP31 Eylem Gündemi Ana Temaları
Temiz Enerji Dönüşümü ve Elektrifikasyon: Enerji dönüşümünün hızlandırılması ve yenilenebilir enerji kaynaklarının yaygınlaştırılması.
Sıfır Atık ve Metan Azaltımı: Atık yönetimi yoluyla döngüsel ekonominin güçlendirilmesi ve güçlü bir sera gazı olan metan emisyonlarının düşürülmesi.
İklime Dirençli Şehirler: Altyapı ve binalarda emisyon azaltımı yapılarak şehirlerin aşırı hava olaylarına karşı dayanıklı hale getirilmesi.
Yeşil Sanayileşme: Üretim ve imalat sektörlerinde düşük karbonlu, döngüsel malzeme kullanımına dayalı modellerin teşvik edilmesi.
Gıda Güvenliği ve Su: Kuraklıkla mücadele, su yönetimi ve iklim krizine dayanıklı tarım sistemlerinin kurulması.
Okyanuslar ve Denizler: Kıyı ekosistemlerinin, deniz çayırlarının ve mercan resiflerinin korunması (mavi karbon).
Dinamik ve Dirençli Sağlık Sistemleri: İklim krizinden kaynaklanan sağlık risklerine ve salgın hastalıklara karşı dayanıklı sağlık altyapılarının oluşturulması.
Gençlik ve Eğitim: Gelecek nesillerin iklim eylemine aktif katılımının sağlanması ve yeşil becerilerin eğitime entegre edilmesi.
Rio Sinerjisi: İklim değişikliği, biyoçeşitlilik kaybı ve arazi tahribatı/çölleşme ile mücadele sözleşmelerinin ortak bir paydada buluşturulması.
İklim Uygulama Köprüsü (Climate Implementation Bridge): Özellikle gelişmekte olan ülkelerin iklim hedeflerini yatırıma hazır projelere dönüştürmesini kolaylaştıracak finansman ve kapasite mekanizması.”
***
Bu arada TBMM Çevre Komisyonu başkanlığını  AK Parti Diyarbakır Milletvekili Mehmet Galip Ensarioğlu yapmaktadır. Başkanvekili ise AK Parti Bursa Milletvekili Muhammet Müfit Aydın ve komisyon üyesi olarak da AK Parti Bursa Milletvekili Emel Gözükara Durmaz, Bursa’yı bu komisyonda temsil eden isimlerdir.

PROGRAMDAN NOTLAR
11-12 Kasım 2026’da Dünya İklim Liderleri Zirvesi yapılacak. Bu zirve Devlet ve hükümet başkanlarını bir araya getirerek küresel iklim eylemini hızlandırmayı amaçlar. COP31 Liderler Zirvesi; siyasi ivmeyi güçlendirmek, küresel iş birliğini pekiştirmek ve iklim taahhütlerinin uygulanmasını ilerletmek üzere devlet ve hükümet başkanlarını bir araya getirir.
1. HAFTA: AÇILIŞ VE YÜKSEK DÜZEYLİ OTURUMLAR
9 Kasım 2026, Pazartesi
Tematik Odak: Resmi Açılış ve Genel Kurul
Faaliyetler: UNFCCC Dönem Başkanlığı devir teslim töreni, açılış konuşmaları, usul ve gündem maddelerinin onaylanması.
10 Kasım 2026, Salı
Tematik Odak: Dünya Liderleri İklim Eylemi Zirvesi (1. Gün)
Faaliyetler: Devlet ve Hükümet Başkanlarının ulusal beyanları, yuvarlak masa toplantıları.
11 Kasım 2026, Çarşamba
Tematik Odak: Dünya Liderleri İklim Eylemi Zirvesi (2. Gün)
Faaliyetler: Liderler seviyesindeki paneller, çok taraflı taahhütlerin açıklanması ve deklarasyonlar.
12 Kasım 2026, Perşembe
Tematik Odak: İklim Finansmanı, Yatırım ve Ticaret
Faaliyetler: Yeni Kolektif Sayısallaştırılmış Hedef (NCQG) müzakereleri, küresel finansal mimarinin reformu, yeşil ticaret teşvikleri.
13 Kasım 2026, Cuma
Tematik Odak: Enerji Geçişi, Temiz Enerji ve Ulaştırma
Faaliyetler: Yenilenebilir enerji kapasitesini artırma (Küresel Elektrifikasyon Hedefleri), yeşil hidrojen ve karbonsuz ulaştırma sistemleri.
14 Kasım 2026, Cumartesi
Tematik Odak: Yeşil Sanayileşme, Bilim, Endüstri ve Teknoloji
Faaliyetler: Ağır sanayide karbonsuzlaşma, emisyon ticaret sistemleri (ETS), teknoloji transfer mekanizmaları.
15 Kasım 2026, Pazar
RESMİ ARA (Müzakerelere ve Panellere Ara Verilir – Alan Ziyaretçilere Kapalıdır)
2. HAFTA: UYGULAMA VE SEYİR GÜNLERİ
16 Kasım 2026, Pazartesi
Tematik Odak: Sıfır Atık, Döngüsel Ekonomi ve İklim Dirençli Şehirler
Faaliyetler: Atık yönetimi ve küresel atık azaltımı hedefleri, sürdürülebilir altyapı ve kentsel uyum stratejileri.
17 Kasım 2026, Salı
Tematik Odak: Gıda Güvenliği, Tarım ve Su Yönetimi
Faaliyetler: İklime dirençli tarım uygulamaları, su kıtlığı ile mücadele, gıda sistemleri çözümleri.
18 Kasım 2026, Çarşamba
Tematik Odak: Okyanuslar, Denizler ve Rio Sinerjisi (Biyoçeşitlilik)
Faaliyetler: Deniz ekosistemlerinin korunması, doğa tabanlı çözümler, arazi bozulumunu önleme çalışmaları.
19 Kasım 2026, Perşembe
Tematik Odak: Çocuklar, Gençlik, Eğitim ve İnsani Gelişme
Faaliyetler: Gençlik iklim platformları, adil geçiş (Just Transition) ve iklim dirençli sağlık sistemleri.
20 Kasım 2026, Cuma
Tematik Odak: Uygulamanın Geliştirilmesi ve Kapanış Oturumları
Faaliyetler: Nihai anlaşma metninin (Antalya Deklarasyonu / Kararları) oylanması ve resmi kapanış töreni.

DÜNYADA CO2 ARTIŞ HIZI
Sanayi Devrimi öncesinde dünyada atmosferdeki karbondioksit konsantrasyonu yaklaşık 280 ppm (milyonda parça / parts per million) seviyesindedir. Sanayi Öncesi Dönem (18. yüzyıl öncesi) yaklaşık 10.000 yıl boyunca bu oran istikrarlı bir şekilde 280 ppm civarında kalır.
Günümüz fosil yakıt kullanımı ve insan faaliyetleri nedeniyle bu oran sürekli artar, sanayi öncesi döneme göre %50’den fazla bir yükseliş göstererek 420 ppm sınırını aşar.
Atmosferdeki karbondioksit seviyelerinin hem küresel iklim üzerindeki doğrudan etkileri hem de son yıllardaki artış hızı, gezegenin geleceğini şekillendiren en kritik parametrelerdir.
Son Yıllardaki Yıllık Artış Hızı: Bu artış tarihsel bir rekordur. Atmosferdeki CO2 birikimi sadece artmakla kalmıyor, artış hızı da her geçen on yılda ivme kazanıyor. Fosil yakıt emisyonları ve arazi kullanımı değişiklikleri nedeniyle atmosferik CO2 yoğunluğu 427 ppm seviyesini aşmış ve dönemsel olarak 432 ppm sınırına kadar ulaşmıştır. Bu değer, sanayi öncesi dönemden (%50’den fazla) daha yüksektir.
1960’larda yıllık artış hızı 1 ppm civarındayken, son 10 yılın ortalamasında bu oran yılda ortalama 2.4 ila 2.6 ppm seviyesine çıkmıştır.
Ekstrem Sıçramalar: El Niño gibi iklim olaylarının ve küresel emisyonların birleştiği yakın dönemlerde (örneğin 2024 yılında), yıllık artış tek bir yılda 3.5 – 3.7 ppm civarında ölçülerek tarihin en büyük yıllık sıçramalarından biri olarak kayıtlara geçmiştir.
Hız Karşılaştırması: NOAA (Ulusal Okyanus ve Atmosfer Dairesi) verilerine göre, günümüzdeki CO2 artış hızı, son buzul çağının sonundaki doğal artış hızından yaklaşık 100 kat daha hızlıdır.
CO2 ARTIŞININ ETKİLERİ
Karbondioksit, atmosferde uzun ömürlü bir sera gazı olarak işlev görür ve iklim sistemi üzerinde zincirleme etkilere yol açar. Bunlar şunlardır:
Küresel Sıcaklık Artışı: Güneş’ten gelen kısa dalgalı ışınlar yeryüzünü ısıtır; ancak yeryüzünden uzaya yansıyan uzun dalgalı kızılötesi radyasyon (ısı) CO2 molekülleri tarafından hapsedilir. Bu durum küresel ortalama sıcaklıkların sanayi öncesine göre 1.2°C’nin üzerinde artmasına neden olmuştur.
Okyanus Asitlenmesi: Atmosfere salınan CO2’nin yaklaşık üçte biri okyanuslar tarafından emilir. Suyla reaksiyona giren gaz, karbonik asit oluşturarak okyanus asitliliğini %30 oranında artırmıştır (pH değerinde 0.1 birim düşüş). Bu durum, mercan resiflerini ve kabuklu deniz canlılarını yok olma tehlikesiyle karşı karşıya bırakır.
Aşırı Hava Olayları: Isınan atmosfer daha fazla su buharı tutar. Bu da bir bölgede şiddetli kuraklık ve orman yangınlarına yol açarken, başka bir bölgede yıkıcı sellere, kasırgalara ve ekstrem hava olaylarına neden olur.
Buzulların Erimesi ve Deniz Seviyesi: Kutup bölgelerindeki kalıcı buzulların ve Grönland/Antarktika buz kalkanlarının erimesi hızlanmaktadır. Deniz seviyeleri yükselmekte, kıyı kentleri ve ada ülkeleri doğrudan tehdit altına girmektedir.
Geri Besleme Döngüleri: Artan sıcaklıklar Sibirya gibi bölgelerdeki donmuş toprakların (permafrost) erimesine yol açar. Bu topraklarda sıkışmış olan karbondioksit ve ondan çok daha güçlü bir sera gazı olan metan atmosfere karışarak ısınmayı daha da hızlandıran tehlikeli bir kısır döngü yaratır.

***
Gezegenimiz en son bu yoğunlukta bir karbondioksit seviyesini yaklaşık 5.33-2.58 milyon yıl önce (Pliyosen Dönemi) tecrübe eder. Pliyosen dönemi günümüzden yaklaşık 5,33 milyon yıl önce başlayıp 2,58 milyon yıl önce sona eren, Senozoyik Zaman’ın (yerküre tarihinin yaklaşık 66 milyon yıl önce başlayıp günümüzde de devam eden en son jeolojik zamanıdır) Neojen devrinin (günümüzde de devam eden en son jeolojik zamandır) son jeolojik dönemidir. O dönemde dünya bugünden 2.5 ila 4 derece daha sıcak ve deniz seviyeleri metrelerce daha yüksektir. Pliyosen döneminden sonra yaklaşık 11.700 yıl öncesine kadar süren Pleistosen Çağı (Buzul Çağı) başlamıştır.

SON SÖZ

Anımsayacağınız gibi geçen yıl Brezilya’da yapılan COP30‘da Bursa‘dan SÜTAŞ iyi örnekler arasında gösterilmiş ve bir proje sunmuştu. Bu yılda benzer bir proje sunacağını düşünüyorum.

Bu konuya çevrenin bize bırakılan bir miras olduğunu düşünerek bakmayın. Çünkü çevre bize biırakılan bir bir değil bize bırakılan bir emanettir. Emanete ihanet etmeyelim. Biraz uzun oldu ama affedin. Böyle bir konuyu ancak bu şekilde derleyebildim. Yazacak daha çok şey var ama sabrınıza sığınıyorum. Yazımı şöyle bitiriyorum.

Charles Darwin‘in Doğal Seçilim (Natural Selection) ilkesi şöyledir:
“Doğaya uyum sağlayan türünü devam ettirir. Sağlamayan yok olur, gider.”